sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Mayıs 2010

Diş Çürükleri Nasıl Oluşur?





Bilim dünyasında, diş çürümelerini önceden engellemek için yapılan ilginç çalışmalar var. Bu çalışmalardan biri, diş çürümelerine sebep olan bir bakterinin diş çürütemez hale dönüştürülesi amacını taşıyor.

Normal bir insanın ağzında yaklaşık altıyüz farklı tür bakteri yaşıyor. Bizler ile bu bakteriler arasında karşılıklı bir yardımlaşma var. Ağız florası dediğimiz bu mikroorganizmalar bizde bol besin, ağız içi salgıları ve sabit sıcaklık gibi yaşamaları için gayet uygun şartlar buluyorlar. Buna karşılık koloniler oluşturarak dışarıdan gelen, yabancı ve zararlı olabilecek mikroorganizmaların çoğalmasına ve koloni kurmalarına engel oluyor ve yabancı mikropları öldürebilen kimyasallar salgılayarak vücudumuzun savunma sistemine yardım ediyorlar.
Diş Çürükleri Nasıl Oluşur?
Fakat, ağız florasında bulunan bakterilerden biri olan Streptococus mutans eğer biz gerekli diş bakımını yapmıyorsak diş çürümelerine yol açıyor. S. mutans(Çürümeye neden on bakteri türü) şekerli yiyecekler yendiğinde; özellikle sukroz, yani rafine şeker yendiğinde, bu şekerleri kendi hücre içinde veya hücre dışında ‘gluken’ adı verilen polimer şekerlere dönüştürerek daha sonra kullanmak üzere depoluyor.
Hücre dışında depolanan ‘gluken,’ yapışkan bir madde. Diş üzerinde biriken bakteri ve etrafındaki glukenler diş plağı veya diğer adı ile biyofilm meydana getiriyorlar. Eğer yemeklerden sonra diş fırçalanıp bu plak tabakası ortadan kaldırılmaz ise, problemler başlıyor ve çürükler meydana geliyor.
Ağız İçerisinde Çürüğe Neden Olan Bakterilerin Etkileri Nedir?
S. mutans oksijenli ortamda bir dizi kimyasal işlem sonucu şekeri karbondioksit ve suya parçalayarak enerji üretiyor ve bu durumda bize bir zararları olmuyor. Ancak dişlerin fırçalanmaması sonucu diş üzerinde oluşan tabakanın altında kalan bakteriler hava alamıyorlar. Bakteriler bu durumda oksijen gerektirmeyen başka bir kimyasal yol izleyerek şekeri laktik asite dönüştürüyor ve böylece yaşamaları için gereken enerjiyi üretiyorlar. Kendilerine verilmiş olan bu özellik sayesinde ortamda hava olsa da olmasa da hayatlarını devam ettirebiliyorlar. Ancak diş plaklarında üretilen bu asit zamanla diş minesini zedelemeye başlıyor.
Aslında ağız içi salgıları, üretilen asiti nötrleştirecek şekilde yaratılmış. Ama diş fırçalamama sonucu oluşan plak ağız içi salgısının ulaşmasını engelliyor. Diş minesi zayıflamaya başlayınca lactobacilli, actinomyces gibi diğer bakteri türleri de dişin zedelenen kısmına ulaşarak diş çürüklerinin gelişmesine yardım ediyorlar.
Diş çürüklerinin tedavisi çoğu zaman çürük dişin doldurulması, kanal tedavileri veya son çare olarak dişin çekilmesi ile yapılıyor. Bilim dünyasında ki son yenilik ise diş çürüklerini sonsuza dek ortadan kaldırmak.
Bu çalışmalardan bir tanesi, diş çürümelerine sebep olan S. mutans bakterilerine yönelik ve onları diş çürütemez hâle getirmek amacını taşıyor. Diğer metod ise S. mutans bakterilerine karşı aşı geliştirilerek bedenin savunma sisteminin güçlendirilmesini hedef alıyor.
Diş Çürümesini Engelleyen En Yeni Metodlar;
Yer Değiştirme Metodu: Bu çalışma ağız içinde yaşayan S. mutans bakterilerinin genetik olarak değiştirilmiş ve diş çürümesine sebep olmayan kardeşleriyle yer değiştirmesini hedefliyor. Florida Üniversitesi’nde bu konuda araştırma yapan Jeffrey Hillman S. mutans bakterilerinin değişik türlerini incelerken, bir türün bir çeşit toksin üreterek kendisi dışındaki mutans türlerinin yaşamasını engellediğini tesbit etmiş.
Bu özellik yeni bakterilerin eskileri ile yer değiştirmesini kolaylaştırabilir, ancak bu bakteriler de laktik asit ürettiğinden diş çürümesini engelleyemiyorlar. Fakat rekombinant DNA teknikleri kullanılarak bu yeni bakterinin genetik kodunda bulunan ve laktik asit sentezlenmesini sağlayan enzimin/proteinin kodu silinirse, artık bu bakteri diş çürümesine sebep olan asiti üretemeyecektir. Uzun süren araştırmalar sonucunda 1990’lı yılların ortalarında Hillman ve arkadaşları genetik olarak değiştirilmiş, hem laktik asit üretmeyen, hem de ürettiği toksin ile diğer mutans türlerinin ölmesine yol açan BCS3-L1 ismini verdikleri bakteriyi geliştirmeyi başardılar. Dişleri yeni bakteriyi içeren solüsyonla fırçalayarak veya ağız spreyi şeklinde alarak uygulanan bu yöntemle teorik olarak ağızda bulunan ve laktik asit üreten S. mutans bakterileri, yeni tür bakterinin zehirlemesi sonucu ölecek ve böylece sadece laktik asit üretmeyen türün yaşaması mümkün olacaktır. Hayvanlardan elde edilen test sonuçları bu uygulamanın diş çürümelerini önemli derecede azalttığını göstermektedir. Ancak sırada insanlarda yapılması gereken klinik testler var ve bu testlerin yapılması için izin alınması gerekiyor.
Aşı Metodu: Diğer bazı araştırmacılar ise diş çürüklerine yol açan bakterilere karşı ‘aşı’ geliştirmek için çalışıyorlar. Bebeklerde daha S. mutans bakterileri kolonileşmeye başlamadan önce kullanılacak burun spreyi şeklindeki aşı, vücüdun savunma sistemini güçlendirecek ve bu bakterilerin çoğalarak koloni oluşturmasını engellemek suretiyle ömür boyu koruma sağlayabilecektir. Bu aşı metodu da, diğer metod gibi, henüz klinik testler aşamasında.
Bakteri yer değiştirme metodunun veya aşı tekniğinin başarılı olup insanların kullanımına sunulması artık diş fırçalamak zorunda kalmayacağız mânâsına gelmiyor. Yine ağız ve özellikle de diş eti sağlığımız için dişlerimizi fırçalamaya devam edeceğiz. Fakat eskisi kadar diş ağrılarından şikayet edip, dişlerimizi doldurtmak veya çektirmek zorunda kalmayacağız. Ancak şu da var ki bu ürünlerin piyasaya çıkması zaman alabilir. Eğer daha önceki senelerde yapılan tahminler doğru çıksaydı şimdi bu ürünleri kullanıyor olacaktık. Bazen çözümler teorik olarak kolay görünse de, pratiğe döküldüğünde bir sürü detay problemlerle karşılaşılabiliyor. Yeni bir tedavi yöntemi bulmak ve insanların yararına sunulmak istendiğinde, sabırlı olup tek tek problemleri çözmek gerekiyor.

implant diş,diş cerrahi,diş iltihabı,diş tedavisi,diş merkezi,ağız diş sağlığı,diş çürümesi,diş hastalıkları,diş çürüğü,

--
Google Kazançları
Google'u Kullanarak Hergün Banka Hesabına Nakit Para Akışı Otomatikleştirelebilir mi?

http://www.xticaret.com/xticaret/?12_1493
---------------------------------
Zeka Küpü Hızlı Çözüm Yöntemi
Rubik Küp yada Zeka Küpü olarak tanınan zeka oyununun çözümünü sayıları kullanarak çok çabuk öğreten yeni ve müthiş bir yöntem.
http://www.xticaret.com/xticaret/?571_1493
-------------------------------------------------------------------
İlan Grubu
http://groups.google.com.tr/group/ilangrubu/subscribe?hl=tr

29 Temmuz 2009

Sigara paketlerinde bu görseller kullanılacak


Türkiye'de Ocak 2010'dan itibaren sigara paketlerinin üzerine konulacak fotoğraf ve mesajların gençler üzerindeki etkisini kapsayan araştırmada, gençlerin en çok sigaranın ''cinsel iktidarsızlığa neden olur'' ve ''Hamileyken sigara/tütün içmek bebeğe zararlıdır'' uyarılarını içeren mesajları önemsedikleri ortaya çıktı.
Tütün kullanımını azaltmaya yönelik yasakların ardından sigara paketlerinin üzerine konulacak fotoğrafların, tütün kullanım oranlarını ciddi oranda azaltması öngörülüyor.
İngiltere, Belçika ve Romanya gibi Avrupa ülkelerinin yanı sıra Brezilya, Tayland ve Singapur gibi ülkelerde de uygulanan yöntem, Ocak 2010'dan itibaren Türkiye'de de hayata geçirilecek.
Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumunun (TAPDK) kararı çerçevesinde sigara paketlerinde yazılı uyarıların yanı sıra, AB uygulamaları dikkate alınarak belirlenen 14 fotoğraf da yer alacak. Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı tarafından, sigara paketlerinin üzerine konulacak fotoğraflarla ilgili gençler arasında yapılan araştırmada ilginç sonuçlara ulaşıldı.
HÜ Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazmi Bilir, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Ankara'da 14-18 yaş aralığındaki 494 lise öğrencisi arasında yaptıkları araştırmada, gençlerin en çok sigaranın ''cinsel iktidarsızlığa neden olur'' ve ''Hamileyken sigara/tütün içmek bebeğe zararlıdır'' uyarılarını içeren mesajları önemsediklerinin ortaya çıktığını söyledi.
Öğrencilerden yüzde 70'inden fazlasının, bu iki mesajı ''en etkili mesaj'' olarak nitelendirdiklerini ifade eden Bilir, şunları kaydetti:
'Gençler tarafından 'en az etkili' olarak değerlendirilen mesajlar ise sigarayı bırakma konusunda en yakın sağlık kuruluşundan yardım alınabileceğine işaret eden mesajlar oldu.Fotoğraflar arasında da gençlerin yüzde 90'ı boynunda tümöral bir kitle olan genç bir kişinin resmi ile ağzında yaralar ve çürük dişler olan kişinin fotoğrafını etkili buldu.''

-UYARILAR, DÖNÜŞÜMLÜ OLARAK DEĞİŞTİRİLECEK-

TAPDK tarafından yapılan yeni düzenleme ile sigara ve tütün mamullerinde yazılı uyarıdan sonra fotoğraflı uyarı da yer alacak. Fotoğraf ve yazılardan oluşacak uyarılar, piyasaya arzına izin verilen dumansız tütün mamulleri dışında kalan tüm tütün mamulü paketlerinin geniş ön yüzeyinde, yüzeyin üst seviyesinden kapak açım ya da bandrol bitim noktasından başlamak üzere yerleştirilecek.
Uyarılar, içerdiği metinsel veya görsel bileşenlere hiçbir şekilde müdahale etmeyecek biçimde genişliği 3 milimetreden az ve 4 milimetreden daha büyük olmayacak siyah sınır çizgisi ile çerçevelenecek. Uyarılar, sınır çizgisi ile birlikte toplam yüzeyin en az yüzde 65'ini kaplayacak. En çok görülebilen geniş ön yüzey, önden açılan sert paketlerde paketin açıldığı yüzeyi, yumuşak paketlerde ise en çok görülebilen yüzeylerden herhangi birini ifade edecek. Uyarılarda mavi, kırmızı, sarı ve siyah renkler kullanılacak. Uyarıların metinsel veya görsel bileşenlerinin görünürlüğü, bandrol, pul, fiyat etiketi veya diğer unsurlarca engellenemeyecek. Uyarılar, yer aldığı yüzeyde paketin açılması ile zarar görmeyecek şekilde yerleştirilecek, metinler Türkçe yazılacak.

-14 FOTOĞRAF BELİRLENDİ-

TAPDK'nın belirlediği uyarılarda şu metin ve buna ilişkin fotoğraflar yer alacak:

-Sigara/tütün içenler genç yaşta ölür. (Morgda bir ölünün fotoğrafı)
-Sigara/tütün içmek damarları tıkar, kalp krizine ve felçlere neden olur. (Kalp krizi geçirirken müdahale edilen hasta konulu fotoğraf)
-Sigara/tütün içmek ölümcül akciğer kanserine neden olur. (Sağlıklı ve kanserli bir akciğer fotoğrafı)
-Hamileyken sigara/tütün içmek bebeğe zararlıdır. (Bebek fotoğrafı)
-Çocukları koruyun: Dumanınızı onlara solutmayın. (Maskeli bir çocuk fotoğrafı)
-Sağlık kuruluşları sigarayı/tütünü bırakmada size yardımcı olabilir. (Doktor ve hastasının bulunduğu bir kare fotoğraf)
-Sigara/tütün içmek yüksek derecede bağımlılık yapar, başlamayın. (Sigara bağımlısı)
-Sigarayı/tütünü bırakmak ölümcül kalp ve akciğer hastalıkları riskini azaltır. (efor testinde bir hasta görüntüsü)
-Sigara/tütün içmek ağrılı ve yavaş bir ölüme neden olabilir. (Ölüm döşeğindeki bir hasta)
-Sigarayı/tütünü bırakmak için doktorunuzdan ve size en yakın sağlık ocağından yardım isteyin. (Yardım eli)
-Sigara/tütün içmek kan akışını yavaşlatır ve cinsel iktidarsızlığa neden olur. (Yatakta birbirine küsmüş 2 genç)
-Sigara/tütün içmek cildin erken yaşlanmasına neden olur. (Kırışmış 2 el)
-Sigara/tütün içmek spermlere zarar vererek doğurganlığı azaltır.(Puseti boş kalmış bir kadın)
-Sigara/tütün dumanında benzen, nitrozamin, formaldehit ve hidrojensiyanit gibi kanser yapıcı maddeler bulunur. (Solunum cihazına bağlanmış bir genç) AA
etiketler:sigara,kanser,sigaranın zararları,kanser resimleri,tütün,tütün mamülleri,hamilelik,sağlık,














24 Temmuz 2009

Deodorant kanser yapar mı?

Meme kanseriyle ilgili yeni araştırmalara devam ediliyor.
Türkiye Meme Vakfi “Farkındayım korkmuyorum” bilgilendirmelerine devam ediyor.

Dr. Can Gürbüz’ün açıklamaları merak edilen birçok konuya ışık tutuyor. Çalışmalara göre meme kanseri ve terlemeyi önleyici deodorantlar arasındaki ilişki korkusu tam bir efsane.

Son yıllarda koltuk altı antiperspirant (terlemeyi önleyici) deodorant kullanımının meme kanseri riskini artırması ile ilgili çeşitli mecralarda yayınlara rastlanıyor. Bu ürünlerin zararlı maddeler içerdiği ve koltukaltı derisinden veya tıraş edilirken oluşan kesiklerden emildiği belirtilmekte ve meme kanseri riskini artırdığı ileri sürülmektedir.

Türkiye Meme Vakfı konu ile ilgili birçok soru aldığı için bu konuyu açıklığa kavuşturmak amacıyla ilgili araştırma özetlerini şöyle sıralıyor:

Antiperspiran ürünlerde alüminyum bazlı maddeler kullanılmaktadır. Bu ürünler, ter bezlerinin ağzını geçici olarak kapatarak terlemeyi önlemektedir. Bu ürünlerin koltukaltı derisinden emilerek meme kanseri riskini artırabileceği ileri sürülmüştür. Fakat bu varsayım klinik deneyler ile ispatlanmamıştır. Yapılan diğer bilimsel çalışmalarda da böyle bir bağlantıya rastlanılmamıştır.

Dedorantlarda ve antiperspiran ürünlerde bulunan paraben maddesinin de benzer bir etki ile meme kanseri riskini artırdığı ileri sürülmüştür. Bazı meme kanseri olgularında tümör içinde bu paraben maddesine rastlanarak kanser gelişiminde rol alabileceği düşünülmüş, fakat çalışmalarda bu maddenin kansere yol açtığı ispatlanmamıştır.

Amerikan Kanser Enstitüsü (National Cancer Institute) ve ABD Gıda ve İlaç idaresi (FDA) de koltuk-altı antiperspiran ve deodorant kullanımının meme kanseri riskini artırması ile ilgili bilimsel bir veriye rastlanmadığını açıklamıştır.

Bilimsel verilere göre deodorantlar ve antiperspiran ürünlerin koltuk altı kullanımının meme kanseri riskini artırdığı efsanesinin bilimsel bir tabanı olmadığı gözlenmiştir.

Mangalda pişirilen etlerin marine edilmesi meme kanseri riskini azaltır mı?

Mangal ve ızgarada pişirilen etler kısa sürede yüksek dereceli ısıya maruz kalır. Bu süreç sırasında etin üzerinde “heterosiklik amin” adı verilen bazı kimyasal bileşikler oluşur. Bu kimyasal maddelerin meme kanseri ve bazı kanser gelişme risklerini artırdığı çeşitli çalışmalarda bildirilmiştir. Bu nedenle etlerin mangal ve ızgarayla pişirilmesi sağlıklı beslenme ilkelerine aykırı bulunmaktadır.
ABD Kansas Üniversitesi Gıda Teknolojileri Enstitüsü’nde yapılan bir çalışmada, etlerin pişirilmeden marine edilmesi sonucu pişirilme sırasında oluşan ve kanser riskini artıran maddelerin yüzde 70-80 oranında azaldığı bildirildi.
Mangal ve ızgara yapılmadan önce etler, tatlarını artırmak için bazı işlemlerden geçirilir. Örneğin soğan, sarmısak, kimyon karabiber, biberiye, kekik, fesleğen ve benzeri bitkiler eklenip zeytinyağı içinde bekletilir. Bu işlem sırasında kullanılan bitkilerin içerdiği antioksidan maddelerin yüksek ısı sonucu gelişen ve kanser riskini artıran heterosiklik amin oluşmasını önemli ölçüde azalttığı bu çalışmada saptandı.

Mangal veya ızgarada pişirilen yiyeceklerin, pişirilmeden önce çeşitli bitki ve baharatlarla birlikte zeytinyağı içinde bekletilmesi, kanser riski artışını önemli ölçüde azaltması nedeni ile önerilmektedir.

Günde üç fincan yeşil çay

Dr. Gürbüz’ ün yeşil çay ve meme kanseriyle mangalda pişirme arasındaki ilişki konusundaki açıklamaları ise şöyle:

Son yıllarda, yeşil çayın meme kanseri riskini azalttığı veya daha önce meme kanseri ile tanışmış olan kişilerde kanserin tekrar etmesi riskini azalttığı yönünde basında birçok yazı yayınlanmakta. Konuyu bilimsel yönden inceledik.

Harvard Tıp Fakültesi Toplum Sağlığı Bölümü’nde yapılan bir çalışmada 1998- 2009 yılları arasında yeşil çayla ilgili yayınlanan bilimsel çalışmalar incelendi. Buna göre daha önce meme kanseriyle tanışmış kadınlar arasında, günde üç veya daha fazla fincan yeşil çay içen grupta, yeşil çay içmeyen kadınların oluşturduğu gruba göre meme kanserinin tekrar etmesi (nüks veya metastaz) riski daha az görülüyor.

Yani yeşil çay içilmesi meme kanserinin tekrar etmesi olasılığını azaltıyor. Sonuç olarak daha önce meme kanseri ile tanışmış kadınların günde en az üç fincan yeşil çay içmeleri öneriliyor. Dilara Koçak/Milliyet

23 Temmuz 2009

Eczanelerde ''e-reçete'' dönemi

ANKARA (A.A) - Hekimlerin elektronik ortamda yazarak, elektronik imza ile imzaladıkları elektronik reçeteler (e-reçete) de eczanelerde kabul edilecek. Eczaneler ve Eczane Hizmetleri Hakkında Yönetmelikte yapılan Değişiklik, Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yönetmeliğin 22. maddesine göre, eczanelerde, yalnızca tabipler, diş tabipleri ve veteriner hekimler tarafından yazılan reçeteler kabul ediliyordu.

İnternet, faks, telefon, kurye, komisyoncu ve benzeri yollarla eczanelere gelen reçeteler geçersiz sayılıyordu. Değişiklikle ''hekimlerin elektronik ortamda yazarak bunu güvenli elektronik imza ile imzalamalarıyla gerçekleşen elektronik reçeteler (e-reçete)'' bu hükmün dışında kaldı.
İlan Grubunda enson güncel ilanları bulabilirsiniz. Üye olarak ilanlara daha kısa sürede ulaşabilirsiniz. Hertürlü iş ilanı, akademik ilanlar, basın duyuruları, topluluk duyuruları gibi toplumun geneline hitap eden duyuruları yayınlıyoruz...

http://groups.google.com.tr/group/ilangrubu/subscribe?hl=tr

ilangrubu@googlegroups.com

21 Temmuz 2009

Aşırı kilolar için: Mide Balonu

Mide Balonu kimlere, niçin ve ne zaman uygulanır?
Aşırı şişmanlık (obezite), birçok önemli rahatsızlığın ortaya çıkmasına neden olan ciddi bir sağlık problemidir. Yapılan diyetler, egzersizler ve kullanılan ilaçlarla zayıflamak her zaman istenilen sonucu vermeyebilir. Bu nedenle mideye yerleştirilen ve aşırı şişmanlığa çözüm getiren yöntemlerden biri olan mide balonu üretilmiştir.

İntragastrik Balon Nedir?
Mideye yerleştirilen balon, ilk defa 1982 yılında ünlü kalp cerrahı Debakey tarafından geliştirilmiştir. İlk kullanım amacı obes kalp hastalarını cerrahi operasyonlar öncesinde zayıflatmak ve böylece ameliyat risklerini en aza indirmektir. Günümüzde mevcut iki adet silikon mide balonu mevcuttur. Bunlardan ilki, uzun süredir kullanılan Amerika menşeli Inamed firmasının ürettiği BIB sistemi olup, 750 gram ağırlığındadır ve serumla doldurulmaktadır. Nispeten daha yeni olan ve havayla doldurulan Heliosphere ise Fransız Helioscopie firması tarafından üretilmektedir. Her iki balon da, hastanın midesinde bir kitle etkisi oluşturup tokluk hissi yaratarak etki gösterir.

Hasta Seçimi
•Balon uygulanacak obesite hastasının vücut kitle indeksi (VKİ=vücut ağırlığı/ boyun metre cinsinden karesi) 30-40 arasında veya daha fazla olmalıdır.
•Hasta en az beş yıldır obes olmalıdır.
•Balon uygulama kararı diyet, egzersiz ve ilaç tedavilerinden sonuç alınamamış obes hastalarda veya yapılacak cerrahi operasyonlar öncesinde bir seçenek olarak önerilmelidir.
•Uygulamaya engel herhangi bir tıbbi durum olmamalıdır.

Mida Balonu Uygulaması
Balon, endoskopi yardımı ile ağız yoluyla yemek borusundan geçirilerek, endoskopik gözetim altında mide içine yerleştirilir. İşlem tamamen kansızdır ve hafif bir anestezi altında gerçekleştirilir. Genellikle hastanın entübe edilmesi, yani nefes borusuna tüp yerleştirilmesi gerekmez.

Obez hasta, midesinin içine balon konulmadan önce uygulamayı yapacak kişi tarafından mutlaka olabilecek olumsuzluklara karşı bilgilendirilmelidir. Mide içine balon konulmadan önce uygulamayı yapacak olan doktor, mide içini endoskopik olarak kontrol etmeli ve bir engel olmadığına karar verdiği takdirde balonu koymalıdır. Mide içine ağızdan sönük olarak gönderilen balon, mideye ulaştırıldığında ucuna bağlı tüp aracılığıyla yaklaşık 900 cc havayla doldurularak şişirilir ve bağlı olduğu tüpten kolayca ayrılarak mide içinde bırakılır.

Mide Balonu Kimlere, Niçin ve Ne Zaman Uygulanır?
•Balon, şişmanlığın geçici tedavisinde kullanılır. Şişmanlığa bağlı başka hastalık risklerini (Tip II diyabet, damar hastalıkları, eklem hastalıkları gibi..) önemli ölçüde azaltması açısından hastaya büyük yarar sağlar. Kilo kaybına ve kaybedilen kiloların korunmasına yardım eder.
•Şişmanlık cerrahisi öncesinde, ameliyat olacak hastaların ameliyat öncesinde zayıflatılması cerrahi risklerin azaltılmasına yardımcı olur.
•Balon çıkartıldıktan sonra şişman kişinin kilo kaybının bir diyet programıyla devam etmesi sağlanmalıdır.
•Balon midenin içinde altı aydan fazla kalmamalıdır.
•Gerekli sürenin sonunda balon mideden endoskopik olarak çıkartılır.
•Bu yöntem, şişman kişinin altı ay içinde %20-25 civarında kilo kaybetmesini sağlar. Ayda en az 2-3, 6 ayda ise 15 kilo kaybı sağlanabilmektedir. Diyet ve egzersiz programlarının düzenli uygulanması ile 30-40 kiloya kadar kayıp beklenebilir.
•Balon uygulanacak hastaların uyumlu kişiler olması, tedavinin başarılı olması bakımından önemli bir koşuldur. Hasta yeme alışkanlıklarını ve yaşam tarzını değiştirme konusunda istekli ve kararlı olmalıdır.

Mide Balonu Yöntemi Kimlere Uygulanmaz?
•Yemek borusunda iltihap ve ülser gibi hastalıkları bulunan veya daha önceden mide -bağırsak sisteminden ameliyat geçirmiş obes kişilerde,
•Bağırsakların iltihabi hastalıklarında,
•Laparotomili (karın ameliyatı geçirmiş) hastalarda,
•Ciddi laparoskopi ameliyatı geçirmiş hastalarda,
•Mide fıtığı olan obez kişilerde (Bu durum havayla şişirilen Heliosphere TM ile göreceli hale gelmiştir.)
•Mide -bağırsak sisteminden kanaması veya kanama eğilimi olan obez kişilerde,
•Uyuşturucu bağımlısı veya alkolik kişilerde,
•Yaşı 16'dan küçük, 60 yaşından büyük obeslerde,
•Romatizmal ağrı kesici, kan sulandırıcı veya sistemik kortizon kullanan kişilerde,
•Mental bozukluğu olan obez kişilerde (psikiyatri uzmanının kontrolünde üç ay kullanılabilir),
•Vücut kitle indeksi uygun olmayan şişmanlarda sadece kozmetik amaçla bu yöntemin kullanılmaması gerekir.

Mide Balonu Uygulamasını Kim Yapar?
Gastroenterologlar ya da endoskopi konusunda tecrübeli ve ideali, obezite cerrahisi ile ilgili genel cerrahi uzmanları tarafından gerçekleştirilen bu uygulamanın öncesinde ve sonrasında endokrinoloji, diyet ve psikiyatri uzmanlarının da desteği alınır.

Kalın enseli olmak, uykuda ölüm nedeni

Uykuda 10 saniyeden fazla nefessiz kalınması anlamına gelen uyku apnesinin özellikle küçük çeneli ve kalın enseli kişilerde fazla görüldüğü uzmanlardan tarafından açıklandı.

İnternational Hospital Göğüs Hastalıkları Uzmanı ve Uyku Bozuklukları Kliniği Sorumlusu Prof. Dr. Bülent Tutluoğlu, uykuda 10 saniyeden fazla nefessiz kalınması anlamına gelen uyku apnesinin özellikle küçük çeneli ve kalın enseli kişilerde fazla görüldüğünü bildirdi.

Tutluoğlu, "Uyku apnesi kişilerde ölüme kadar gidebilecek ağır tablolar ortaya çıkarabiliyor. Koah ile birlikte uyku apnesi varsa vücutta düşük olan oksijen iyice düşüyor. Hastanın uyku sırasında ölmesine neden olabiliyor" dedi.

Apnenin nedenleri hakkında bilgi veren Tutluoğlu, bunları şöyle sıraladı:

"Kişinin 30 yaşın üzerinde olması, tıkayıcı apne riskini artırıyor. Erkeklerde kadınlardan iki veya 3 kat fazla apne görülüyor. Eğer kişinin ailesinde uyku apnesi varsa, kendisinde de apne gelişebiliyor. Uyku apnesi siyah ırkta daha fazla görülüyor.

Omurgadaki yapısal bozukluklar ve eğrilikler apne ihtimalini yükseltiyor.Yüzdeki anomaliler ve çene yapısının küçük olması, apnede risk faktörü, çünkü çene arkaya doğru giderek solunum yolunu tıkayabiliyor. Menopoz kadınlarda uyku apnesi riskini artırıcı bir etken.

Obezite uyku apnesine yol açıyor. Uyku apnesi olanların yüzde 70'inden fazlasında obezite görülüyor. Boyun çevresi ne kadar genişse, apne riski o kadar yüksek. Erkeklerde 43, kadınlarda 42 santimetrenin üzerindeyse uyku apnesi gelişebiliyor.

Ağızda, burunda tıkayıcı sorunlar, burun kemiğindeki eğrilik apne nedeni Kemik deformiteleri uyku apnesine yol açabilir. Alkol veya ilaç kullanımı da solunum yollarının tıkanmasına neden olabiliyor. Sırt üstü yatmak ve yüksek yastıkta yatmak da apneyi artırıyor.Sigara önemli risk faktörü. Nikotin kasları gevşeterek apneyi tetikliyor. Kötü uyku alışkanlıkları yani değişik zamanlarda, değişik yerlerde uyuma ve aşırı yorgunluk da apneye neden oluyor.

NE ZAMAN DOKTORA GİDİLMELİ?"

Apnenin en büyük belirtisi horlama. Bazen kişi çok şiddetli bir ses çıkararak horladığının farkında olmuyor. Aynı evde yaşadığı kişiler, eşi, yakınları rahatsız olduğu gibi alt ve üst komşular da rahatsız oluyor" diyen Tutluoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Horlamanın dışında uyanma atakları, huzursuz hareketler, bacak hareketleri, nefessiz kalma hissiyle uyanma da önemli belirtiler arasında yer alıyor. Gün esnasında sabah kalkınca baş ağrısı olması, gün içerisinde uyuklama, toplantılarda uyuklama, birisiyle konuşurken dahi uyuklama görülüyor. Bu durumun kişinin yakınları tarafından fark edilip mutlaka hekime yönlendirilmesi, uyku bozuklukları kliniğine başvurulması gerekiyor."

Etiketler: international hospital, göğüs hastalıkları uzmanı,uyku bozuklukları,bülent tutluoğlu,kalın ense,uykuda ölüm,uyku,

16 Temmuz 2009

Şeker hastaları kesinlikle içmesin

Sıcak havalarda daha fazla suya gereksinim duyan kişiler, hazır meyve suyu gibi içeceklere yöneliyor. Meyve sularının diyabet hastalarına zarar verdiğini belirten Uzman Dr. Berrin Oğuzhan, "Tip 1 hastaları meyve suyu içmesin" dedi.

Havaların ısınması kişilerin beslenme alışkanlıklarına birçok değişikliğe neden oluyor. Sıcaklarla birlikte daha fazla su ihtiyacı hissedenler, hazır meyve suyu gibi içeceklere yöneliyor. Meyve sularının içinde şeker yokmuş gibi reklamının yapıldığını söyleyen Uzman Dr. Berrin Oğuzhan, meyve sularının reklamlarda göründüğü kadar masum olmadığını belirtti.

FRUKTOZA DİKKAT!

Meyve suyu tüketiminde dikkat edilmesi gereken noktaların bulunduğunu ifade eden Oğuzhan, "Serinlemek için genelde tercih edilen bu sularda bulunan fruktoz vücuda alındığında çok hızlı bir şekilde glikoza dönüşüp vücudun şeker değerini yükseltebiliyor" diye konuştu.

KAN ŞEKERİNİ YÜKSELTİR

Özellikle diyabet hastalarının meyve sularından uzak durmasını öneren Oğuzhan, "Bir porsiyon meyve, kan şekerinde 20-30 miligramlık bir yükselme saptanmasına neden oluyor. Bir bardak meyve suyu en az 3 - 4 porsiyon meyve suyundan yapıldığını göz önüne alırsak, bir bardak meyve suyunun kan şekerinde 80-120 miligram arasında bir yükselmeye neden olabileceğini söyleyebiliriz" dedi. Oğuzhan, özellikle tip 1 hastalarının daha fazla dikkat etmeleri gerektiğini sözlerine ekledi.

MEYVE SUYU HiÇ TÜKETMEMELİ Mİ?

Dr. Oğuzhan, meyve suyu tercih ederken yapay tatlandırıcılar yerine yüzde 100 doğal meyve sularının tercih edilmesinin daha sağlıklı olacağını vurguladı.

RAFLARDAKi DÜŞMAN!

Reklamlarda meyve sularının masummuş gibi sunulduğuna dikkat çeken Dr. Oğuzhan, meyve suyu alırken içindekiler kısmının muhakkak okunması gerektiğini vurguladı. Oğuzhan, meyve suyu kullanmadan önce doktorla görüşülmesini tavsiye etti.

11 Temmuz 2009

İşte kansere çare olacak cihaz

Harvard Tıp Okulu ve Çocuk Hastanesi'nden Don Ingber, kandaki hastalığa neden olan patojenleri çekip koparan manyetik bir makine geliştirdi.

Don Ingber'in manyetik makinesi, hayat kurtarabilir. Cihaz mikropları kendine çekiyor ve onları kandan dışarı sürüklüyor. Cihaz her yıl yaygın enfeksiyondan ölen özellikle çocuk ve yaşlıların oluşturduğu 210 bin kişinin hayatını kurtarabilir. Bakteri ya da mantarlar kana saldırdığında, organlarda kusura yol açabilen yaygın enfeksiyon ortaya çıkıyor. Cihaz, antibiyotiklerden daha hızlı etki ediyor.

Laboratuar testlerinde, Ingber'in ekibi, cihazın birkaç saat içinde saldırganların yüzde 80'ini ortadan kaldırdığını açıkladı.

Yöntemin canlılar üzerinde nasıl çalışacağından emin olmak ve cihazın sağlıklı hücrelere zarar verip vermeyeceğini görmek için hayvanlar üzerinde testlere başlayacak olan Ingber, ileride yöntemi, kandan kanserli hücreleri çıkarmak ya da kök hücreleri toplamak için geliştirecek.

Migrenin evde tedavisinin 11 yolu

Tüm dünyada 240 milyon insan, migrenle boğuşuyor. Bunun büyük çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor.

Bu da genellikle kadınların menstrüel döngüsünden kaynaklanıyor. Fakat migreni tetikleyen diğer nedenler arasında ise alkol, hava değişimleri, stres, yemek ve uyku yoksunluğu bulunuyor.

Foxnews'te yer alan habere göre, migren ağrınızı evde tedavi etmenin 11 yolu:

1. Su için: Dehidrasyon baş ağrısının nedenlerinden biri olabilir.

2. Kafein alın: Kafein iki tarafı keskin bir kılıçtır. Başağrısına çare olabilir ve engelleyebilir. Kafein kan damarlarını daraltabilir, ağrıyı azaltabilir. Ancak bazı insanlarda kafein başağrısını tetikleyebilir. Eğer birisi aşırı derecede kafein kullanıyorsa, mevcut başağrısını kötüleştirerek geri tepen başağrısına neden olabilir.

3. Başınızı saç bantıyla sarın: Bu yöntem çok eskilerden beri denenmiştir. Bazı insanlar, bunun işe yaradığını iddia ediyor.

4. Balık yağı: Balık yağı taraftarları yağın iltihabı azalttığını ve şakaklarınızdaki kan damarlarını daraltarak işe yaradığını iddia ediyorlar.

5. Nane yağı: Başınızın ağrıyan kısımları üzerine ovalayarak sürün. Nane yağının migrene iyi geldiğine dair literatür olmamasına rağmen, insanlar migrene iyi geldiğini söylüyor.

6. Zencefil yiyin ya da zencefil kapsülleri için: Hiç kimse bunun nasıl işe yaradığını bilmiyor. Ancak zencefil açıkca mide bulantısını azaltıyor.

7. Magnezyum: Günde 400-600 mg alındığında, magnezyum menstrüelle ilişkili ve aurayla ilişkili migrenlerde etkilidir. Ancak, çok fazla magnezyum içmek ishale neden olabilir.

8. B2 vitamini: Günlük 400 mg alınan B2 vitamini, migren için önleyici rol oynar. Ancak B2 vitamini bazı kişilerde sık idrara çıkma ya da koyu renkli idrara neden olabilir. Bu nedenle dozu iyi düzenlenmeli.

9. Koenzim Q10: Günde 300 mg alınması halinde, başağrısını azaltmada etkilidir. Ancak çok pahalı olabilir.

10. Lapaza çiçeği: En etkili doğal ilaç olan lapaza çiçeği, alt üst olmuş mideyi yatıştırmasının yanında migren ağrısının ve astımın tedavisinde çok etkilidir.

11. Soğuk ya da sıcak kompres: Bu kimsenin niçin iyi geldiğini bilmediği diğer bir çaredir. Fakat, plasebo etkisi yapabilir, hastalarda oyalacı bir etki oluşturur.

02 Temmuz 2009

Mikrodalga fırın nasıl çalışır? Yemek ısınıyor, neden tabak soğuk?

Mikrodalga fırınlara mutfaklarda sıkça rastlamaya başladık.

Peki mikrodalga fırınların nasıl çalıştıklarını biliyor musunuz?

Mikrodalgalar, görünür ışıktan çok daha uzun dalga boylarına (santimetre cinsinden) sahip elektromanyetik dalgalardır. Mikrodalga fırınların işe yaramalarının nedeni, yemek moleküllerinin belirli bir frekanstaki mikrodalgaları kolayca soğurabilmeleridir. Normal bir fırında, ısıyı soğuran, yemeğin içindeki su ve yağ veya yemeğin pişmesi için eklenen yağdır. Mikrodalga fırında ise mikrodalgalar yemek moleküllerini doğrudan etkilerler ve ısı yemeğin kendisinde oluşur. Bu yoğun moleküler hareketler ve çarpışmalar sayesinde, son derece kısa bir süre içinde hızlı yemek pişirmek mümkün hale gelir.

Mikrodalga fırınlarda yemek pişirmek için plastik veya cam kaplar kullanılabilir ama kaplar asla metal olmamalıdır; çünkü mikrodalgalar metallerin içinden geçemezler. Plastik ile cam ise mikrodalgalar için şeffaf gibidirler ve organik yemek moleküllerinin hayli soğurgan olduğu yüksek frekanslardaki mikrodalgaları soğuramazlar. Fırından çıktığında içindeki yemek sıcak olduğu halde bu tür bir kabın soğuk olmasının nedeni de budur.

Ancak kullanıcı, mikrodalga fırının dışına sızmamasına çok dikkat etmelidir; çünkü bu dalgalar insan vücuduna çok zararlıdır.

Kaynak: Gündelik Bilmeceler - TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları


30 Haziran 2009

Diabet Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

Diabet Nedir?

Diyabet kronik, pankreasın yetersiz veya hiç insülin üretmemesiyle karakterize, şeker yüksekliğiyle seyreden bir hastalıktır. insülin, şekerin enerji olarak kullanılabilmesi için hücreye girmesini sağlamakta gerekli bir hormondur. İnsülin miktarının veya etkinliğinin azalmasına bağlı olarak kan şekeri yükselir.

(Hiperglisemi) Bu durum uzun dönemde birçok doku ve organlarda hasara yol açar. Diyabetin iki önemli ve belirgin tipi vardır Bunlar:

Tip 1 diyabet :

Tip 1 diyabet otoimmün mekanizmalara bağlı olarak insülinin pankreasta hiç üretilmediği ya da çok az üretildiği tiptir. insülin vücutta hiç bulunmadığından, diyabet ancak insülin enjeksiyonu veya pompayla tedavi edilebilir. Ayrıca tip 1 diyabete juvenil diyabet de denir. Genellikle çocuk yada genç erişkin çağda ortaya çıkar.

Tip 2 diyabet
Tip 2 diyabet daha çok insülin direnciyle karakterizedir. Tip 2 diyabette insülin yeterince düzenli salınıp etkili olamamaktadır. Aslında insülin miktarları normal, hatta fazla bile olabilir. Sıklıkla egzersiz ve diyet, tedavide en etkin yöntemlerdir. Bununla beraber tedaviye ilaç ve bazen insülin de eklemek gerekebilir. Tip 2 diyabet en sık görülen tip olup toplumda rastlanma sıklığı oranı %90’dır ve dünyada yaklaşık 246 milyon insan tip 2 diyabetlidir.

Her iki tip şeker hastalığı da ciddi etkileri olan hastalıklar olup çocuklarda her iki tip diyabet de oldukça sık bulunmaktadır. Rastlanma sıklığındaki artış, özellikle çocukları korumanın ciddiyeti açısından önemlidir. DİĞER DİYABET TİPLERİ:
Üçüncü tip diyabet ise hamilelik döneminde görülen tiptir. Bazen gebelikten sonra kalıcı olabilir.
Diyabetin çarpıcı belirtileri:
• Sık idrara çıkma,
• Aşırı susama,
• Terleme,
• Sık acıkma,
• Kilo kaybı,
• Halsizlik,
• Konsantrasyon bozukluğu,
• Bulanık görme,
• Karın ağrısı ve kusma, sık hastalanmadır.
DİYABETİN KOMPLİKASYONLARI:
Diyabet hayat boyu süren, dikkatle izlenmesi gereken, iyi kan şekeri kontrolünün şart olduğu bir hastalıktır.
İyi olmayan takip ve kontrol yüksek şekere ve uzun dönemde birçok organda hasara neden olur.
• Kalp hasarı: Sıklıkla kalpte ve damarlarda ölümcül zararlara yol açar. Özellikle kalp damarları tıkanabilir, kalp krizi yaşanabilir.
• Böbrek hasarı: Diyalize kadar götürebilir ve böbrek nakline gereksinim duyulacak kayıplar yaşanır.
• Sinir hücreleri: Sinir hücreleri hasar görür, buna bağlı ayak yaraları olabilir.
• Göz hasarı: Göz hasarı kapsamında retina kanamaları ve buna bağlı görme kaybı meydana
gelir.

Diabetin Tedavisi

Bugün diyabeti, tamamen iyileştirici bir tedavi yoktur. Ancak, etkin tedavi vardır. Eğer, uygun ilaçlar, kaliteli bakım ve iyi tıbbi beslenme alabiliyorsanız aktif ve sağlıklı bir hayat sürdürebileceksiniz ve komplikasyon gelişme riskini azaltmış olacaksınız.

Kontrollü Diyet

Yiyecekler, kan şekeri düzeyini yükseltirler. Diyabetli kişiler, herhangi bir kimse gibi, dengeli bir diyete ilave olarak karbonhidratlı besinleri ölçülü almak zorundadırlar.

Fiziksel Aktivite

Egzersiz kan şekerini düşürür. İnsulin gibi, vücudun kendi kan şekerini etkin bir şekilde kullanmasına yardım eder. Egzersiz, kilo kaybetmenize de yardımcı olur.

İlaçlar

Diyabet tedavisinde kullanılan ilaçlar iki türdür.

1)İnsülinler
2)Ağız yolu ile kullanılan tabletler

İnsülin kan şekeri seviyelerini en etkili düşüren maddedir. Tip 1 diyabetli kişiler, yaşantılarını normal düzeyde sürdürebilmek için günde 2-3, hatta 4 defa insülin yapmak zorundadırlar.

Tip 2 diyabetli kişiler, kan şekerlerini düşürmek için oral hipoglisemik ilaçlara ihtiyaç duyarlar, çok az bir kısmı da insulin enjeksiyonu ihtiyacında da olabilirler.

Diyet, insülin, ağız yolu ile alınan ilaçlar ve egzersizin dengesini doğru olarak oluşturmak çok önemlidir.

Bu dengeyi başarmak, diyabetli bir kişi için yaşam boyu, usanmadan sürecek bir disiplin gerektirir.

Sağlıklı Yaşam Tarzı

İyi haber, her şeker hastasının normal insanlar gibi bir hayat sürdürebilmesidir. Bunun sırrı, iyi kontrolde yatmaktadır. Böylece diyabet sizi değil, siz diyabeti kontrol edeceksiniz. Aşağıdakiler, dört unsurlu sağlıklı bir yaşam tarzı planını uygulamak için önemli kılavuzlardır.

* Dengeli bir diyet
* Fiziksel aktivite
* Tıbbi yardım (İlaç)
* Sosyal yaşamın düzenlenmesi

Diyabetimiz olsun olmasın, sağlıklı bir şekilde beslenmelisiniz ve düzenli olarak egzersiz yapmalısınız. Sağlıklı bir yaşam tarzı tip 2 diyabetin başlamasını önlemeye ve mevcut hastalığı olanlarda diyabete bağlı komplikasyonları sınırlamaya yardımcı olabilir.

Dengeli Bir Diyet

Çok iyi dengeli, sağlıklı yeme planı, diyabetli tüm kişiler için iyi bir kan şekeri kontrolünü sağlamada köşetaşı görevini üstlenmektedir. İnsülin veya tabletler ile tedavi edilmiş olup olmadığınıza bakılmaksızın siz her zaman, bilinçli bir yeme planını izlemek zorundasınız.

Yani, diyabetik denilen diyet gerçekte bir diyet değildir. Fakat, tüm aile için ideal olan sağlıklı bir yeme planıdır. Sağlıklı yemek, yalnızca kan şeker seviyelerini kontrol etmeye yardımcı olmaz (böylece diyabete bağlı komplikasyonların başlangıcını da geciktirir), fakat aynı zamanda vücut kilosunu korumaya ve kalp hastalığını önlemeye yardımcı olur. Eski bir deyiş olan “Ne yerseniz, O’sunuz” cümlesi kesinlikle doğrudur. Kan şekeri seviyeleri yediğiniz her şeyden etkilenmektedir. Akıllı yemek seçimleri sağlıklı bir yaşam ve hastalığı önlemek için anahtar görevini görür.

Fiziksel Egzersiz
Günümüzde, erişkinlerin çoğu ve giderek artan sayıda çocuklar, inaktif bir yaşam tarzı sürdürmektedirler. ‘Fitnes’, gelişmiş ülkelerde moda olmasına rağmen, biz bunu uygulamada hala aktif değiliz. Fiziksel aktivite herkes için çok önemlidir. Egzersiz, ‘fitnes’in gelişmesine yardımcı olur, kalori yakar ve böylece beden yağlarını azalır ve kas tonusü artar. Fiziksel aktivite iyi bir sağlık için anahtar görevini görür.

Diyabetli kişiler için, egzersiz kan şekerini düşürür, aynı zamanda, vücudumuzun kan şekerini etkili bir şekilde kullanmaya yardımcı olur (İnsulin duyarlılığını arttırır). Kilo kontrolü ve psikolojik olarak kendini iyi hissetmeyi de sağlar.

Farmakolojik Yardım

İnsülin kan şekeri seviyelerini azaltan bir maddedir. Vücut kendi insülinini yapamadığında (Tip 1 diyabetlide olduğu gibi, dışarıdan insülin vermek tedavinin esasını teşkil eder. Tip 1 diyabetli kişiler, sorunsuz ve iyi ayar için günlük yoğun insülin tedavisine ihtiyaç duyar. Planlı yaşamak, kan şekerlerini düzenli kontrol etmek (self-monitoring) ve ona göre insülin dozlarını ayarlamak ve doktoru ile ilişki kurmak en önemli görevi olmalıdır.)

Tip 2 diyabette, bir miktar insülin vücut tarafından üretilir. Fakat ihtiyacı karşılayacak yeterlilikte değildir. Tip 2 diyabetli kişiler, kan şekerini düşürmek için oral hipoglisemik ilaç kullanırlar ve bazıları insülin enjeksiyonu ihtiyacında olabilirler (Tip 2 diyabetli kişilerin %30’u durumlarını kontrol için biraz veya tamamen enjeksiyon ihtiyacında olabilirler). Buradaki önemli nokta, durumunuza uygun yeterli yardım aldığınızdan ve yaşamınızda gerekli ayarlamalar yaptığınızdan emin olmaktır. Kontrol eden kişi siz olmalısınız (Self-monitoring).

Sosyal Yaşam

Bir sosyal yaşama sahip olmak demek, diyabetlide sağlıklı yaşam tarzının gerekli bir parçasıdır. Diyabetin kontrolü için sağlıklı yaşama uyum, şarttır. Sağlıklı bir sosyal yaşam, arkadaşlarla ve aile ile birlikte diyabete ait problemleri önlemek ve stresi azaltmak için gereklidir. Bu aynı zamanda diyabetin istenmeyen belirtilerini ve yan etkilerini azaltır.

Dengeli ve bilinçli bir diyetle, bir partide eğlenmek veya bir kutlamada bulunmak doğaldır. Sağlıklı bir yiyecek rehberi herkese tavsiye edilebilir ve bu şekilde beslenmek, sıkıcı değildir. Egzersiz de ilave edilirse sosyal yaşamınız daha renkli ve düzgün olur. Arkadaşlarla ve aile ile yürüyüşe çıkmak ve bir arkadaş ile lokal bir spor kulubüne üye olmak, egzersizi eğlenceli hale getirebilir. Ve hem vücut ve hem de zihinsel rahatlık için büyük bir fırsat sunar.
zilepekmezi.com

29 Haziran 2009

Nestle ürünlerindeki koli basili nedeniyle 70 kişiyi zehirlendi

Nestle'nin ABD'de ürettiği pişirilmeye hazır kurabiye hamuru markası 'Toll House'un patlak veren üretim skandalı sonucu 70 kişinin zehirlendi Bunun üzerine soruşturma başlatıldı. Nestle'nin sorumluları cezalandırması beklenirken endüstriyel gıdaların güvenilirliği tartışma konusu oldu.

Hazır kurabiye hamurunda yapılan incelemelerde koli basili bulgularına rastlanması ile soruşturma başlatan şirket yönetimi, Danville fabrikasındaki 550 çalışanından kurabiye üretiminde görev alan 200'den fazlasının işine son verileceğini açıkladı.

Hazır kurabiye üretimini durdurduklarını kaydeden Nestle sözcüsü Roz O'Hearn, 3 milyon 600 bin 'Toll House' paketinin marketlerden geri çağrıldığını belirtti. ABD'nin 30 ayrı eyaletinde yaşları 2 ile 57 arasında değişen 70 kişinin koli basilinden etkilendiği ve bunlardan 25'inin hastaneye kaldırılarak tedavi altına alındığı öğrenildi. Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu ürünle ilgili olarak soruşturmanın sürdüğünü kurabiyelerin piyasadan geri çekilmeye başlandığını kaydetti.

Birçok markanın bu tür sağlıksız sayısız ürün denetimsizlik ya da yetersiz denetim nedeniyle özellikle az gelişmiş ve gelişmete olan ülkelerin raflarında tüketicilerini zehirlemeyi bekliyor.

http://www.gidahareketi.org/Nestle-Urunlerindeki-Koli-Basili-Nedeniyle-70-Kisiyi-Zehirlendi-325-haberi.aspx


Çocuklar hangi meyve suyundan ne kadar tüketmeli?

Rafları süsleyen ve meyve suyu niyetine satın aldığımız ürünler gerçekten meyve suyumu? Bu içeceklere meyve suyu diyebilir miyiz? Meyve suyu sandığımız ürünler meyve suyu yoksa kimyasallardan oluşan sağlıksız sıvılar mı?

‘Aromalı içecek, aromalı doğal mineralli içecek, aromalı şurup, aromalı içecek tozu, aromalı su, doğal mineralli su, kola, meyveli içecek, meyveli doğal mineralli içecek, meyveli şurup, meyveli içecek tozu’ gibi isimlerle üretilen bu ürünler meyvenin yerine geçer mi?

Marketlerde satılan meyve sularının, gerçek meyvenin yerini tutup tutmadığı her zaman tartışılmıştır. Mayo Clinic'te yer alan haberde, çocukların hangi meyve suyundan ne kadar tüketmesi gerektiği açıklanıyor.

Son yıllarda yapılan çalışmalar, yüzde yüz meyve suyundan makul ölçülerde içmenin çocukların kilosunu etkilemediğini doğruladı. Buna rağmen, meyve suyu kalori içerdiği için, çok fazla meyve suyu tüketmek kilo alımına neden olabilir.

Uzmanlar, çocuğunuza meyve suyu verecekseniz, meyveli içecek ya da meyve suyu kokteyli yerine yüzde 100 meyve sularını tercih etmenizi söylüyor. Yüzde 100 meyve suyu yazan sular gerçekten yüzde 100 meyve suyu mu? Kritik soru bu. Maalesef yüzde 100 meyve suyu diye satılan bu içeceklerin içerisinde bile koruyucu, renklendirici, tatlandırıcı, alkol gibi birçok katkı maddesi yer almaktadır.

Yüzde 100 meyve suyu ile meyveli içeceklerin benzer kalori miktarına sahip olmasına rağmen, yüzde 100 meyve suyu içen bir çocuğun daha fazla vitamin, besin ile daha az katkı maddesi aldığı açıklanıyor.

Haberde, çocuğunuzun çok fazla meyve suyu içip içmediğinden emin olmak için Amerikan Pediatri Akademisi'nin belirlediği sınırları takip edebileceğiniz kaydedildi:

İlk 6 ay: Meyve suyu verilmemeli. Sadece kabızlık durumunda verilebilir.

6-12 ay arası: Günde 120 ml bardakla verilmeli, diş çürümesini önlemek için biberon kullanılmamalı.

1-6 yaş arası: Günde 180 ml ve üzeri.

7 yaş ve üzeri: Günde 355 ml ve üzeri.

120 ml'lik yüzde yüz meyve suyu, bir porsiyon meyveye eşittir. Ancak, meyve suyu tüm meyvede bulunan liflerden yoksundur. Birçok çocuk için meyve suyu sevilen bir içecek olmasına rağmen, tüm meyvenin daha iyi bir seçim olduğu unutulmamalı.

Hazır meyve suyu yerine doğal meyvelerin suyunu sıkarak içilmesi en sağlıklı yöntemdir.


Su İçerken Neden Oturmak Gerekir?

Eski insanlar su içerken çömelirler, boşa değilmiş!...

İNSAN MİDESİ

İnsan midesinin ayakta ve oturur vaziyetteki pozisyonu farklıdır.
Ayakta duran bir insan eğer sıvı gıda içerse doğrudan doğruya onikiparmak barsağına geçer.
Midenin küçük eğriliğine uyan kısmında Waldeyerin mide caddesi denen bir oluk bulunur.
Sıvı gıdalar bu yolu takip ederek zaten devamlı küçük bir açıklığı olan mide çıkışını (pilor) geçerek 12 parmak barsağına (duodenum) geçer.
Eğer insan sıvı gıdayı oturarak içerse bunlar önce mide de birikir, asitle karışarak mikropları ölür ve sonra 12 parmak barsağına geçer.

Bu durumda oturarak sıvı gıda içme usulüne uymakla insan kolera da dahil, Bir çok insan hastalıklarından korunmuş olur.

Rastgele yerde meşrubatı alıp ayakta içenler bu tehlikeye daha fazla maruz kalırlar.

__._,_.__

26 Haziran 2009

Kene aşısı neden Türkiye'de üretilmiyor

Dünya, Domuz Gribi ile boğuşurken Türkiye'de her hafta birkaç kişi, Kırım Kongo'dan hayatını kaybediyor. Peki bu ölümleri önlemenin tek yolu kenelerden uzak durmak mı? Aynı soruları köşesinden seslendiren Hıncal Uluç bir iddiayı da gündeme getirdi. Avrupa'da kullanılan kene aşısı neden Türkiye'de yok? Bu aşıyı üreten şirketin Türkiye temsilcisi Eczacıbaşı neden satmıyor? Aysel Alp araştırdı. İşte cevabı...

KENE İNSANA NASIL YAPIŞIYOR - VİDEO

Aysel ALP YAZIYOR

Sağlık Bakanlığı, iddia edildiği gibi Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığına neden olan kene cinsine karşı dünyada geliştirilmiş bir aşı olmadığını açıkladı. Türkiye’nin kendi aşısını üretmeye çalıştığı; ilk aşı örneğinin ise 4 yıl sonra ortaya çıkacağı bildirildi.

Hurriyet.com.tr Avrupa’da yapılan kene aşısını Türkiye’ye getirmemekle suçlanan Sağlık Bakanlığı’na, keneyle ilgili merak edilenleri sordu. Yanıtları ise Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Dr. Seracettin Çom verdi:

- Avrupa’da olduğu söylenen kene aşısı neden Türkiye’ye getirilmiyor?

Kırım Kongo Ateşi hastalığına neden olan kene türüne karşı aşı henüz dünyada yok. Avrupa’da olduğu söylenen aşı, bir başka kene cinsinin neden olduğu hastalığa karşı geliştirilmiş bir aşı. Bu hastalık bizde yok. ABD’de görülen ve aşısı olan hastalık da bizde yok. Dolayısıyla Avrupa’da ve Amerika’da olduğu söylenen aşının, bizde görülen Kırım Kongo’ya etki etmesi mümkün değil; çünkü virüsleri farklı.

ECZACIBAŞI'NDAN CEVAP

Eczacıbaşı İlaç, Avrupa’daki kene aşısı Ticovac’ı neden Türkiye’ye getirmediğini açıkladı:
Avrupa’nın kenesi ise Türkiye’ninki farklı…

Eczacıbaşı yetkilileri yaptıkları açıklamada “Keneler birçok mikroorganizmaları taşıyarak çeşitli enfeksiyon hastalıklarına neden olmaktadır. Bu enfeksiyonlarla mücadelede başarılı olabilmek için taşınan farklı mikroorganizmalara karşı ayrı ayrı özgün aşılar geliştirilmesi gerekmektedir” denildi.

Baxter Avrupa için geliştirdi!

Eczacıbaşı’nın Türkiye temsilciliğini yaptığı Baxter International’ın 25 yıl önce o dönemde keneler tarafından taşınan bir virüsün neden olduğu ve beyin iltihabı nedeni ile ölümcül sonuçlar doğuran enfeksiyona karşı bir aşı geliştirdiği anımsatıldı. Bu aşının halen Avrupa’nın bazı bölgelerinde görülen enfeksiyona karşı başarıyla uygulandığı belirtildi.

Kırım Kongoya olmaz!

Türkiye’de son yıllarda görülen Kırım Kongo Kanamalı Ateşi’ne neden olan mikroorganizmanın, farklı bir virüs olması nedeniyle daha önce geliştirilen aşının kullanılmasının mümkün olmadığı vurgulandı. Bu nedenle de Baxter’in geliştirdiği Ticovac adlı aşının Türkiye'ye ithalatının yapılmadığına dikkat çekildi.

Peki bu tür için aşı üretilemez mi?

Kırım Kongo bazı Balkan ülkelerinde, Kırım’da, Kongo’da, Tacikistan ve Ukrayna gibi ülkelerde yani Karadeniz’in etrafındaki havzada görülüyor. Tüm aşı üreticilerine, çağrıda bulunduk ama rantabl bulunmadığı için yanaşmadılar. Biz de dünyanın en büyük aşı üreticisi Pasteur Firması ile bir anlaşma yaptık ve geçen yıl aşı üretme çalışmalarına başladık. Aşıyı Türkiye’de üretme kararı aldık.

ÖNCÜ AŞI 4 YIL SONRA

Aşı hangi aşamada?

Aşının ilk safhası olan virüsü üretme ve izole etmeyi başardık. İkinci safhaya geçme çalışmalarımız devam ediyor. Prosedür gereği bir aşının üretilmesi 10 yılı buluyor. Ama ilk aşının prototipini yani öncü aşının 4 yıl sonra teslim edilebileceğini bildirdiler. O aşamadan sonra saha çalışmaları, yan etkileri gibi bir diğer safhasına geçilecek.

Yani aşı 10 yıldan önce mümkün olmayacak. Peki bu arada virüs şekil değiştirirse?

Prosedür gereği 10 yıl beklemek gerekecek. Bu virüs şekil değiştirmiyor; şekil değiştirme grip virüsüne özgü bir durum. Kaldı ki değiştirse bile; aşı elde olursa değişmiş virüse adapte etmek; baştan aşı üretmeye göre çok daha kolay. Tıpkı domuz gribi gibi. 6 ayda aşısını üretiyoruz, dediler.

TAVUK ÇARE OLAMAZ!

“Türkiye’de önceden de kene vardı ama hiç hastalık yoktu. Kuş gribi nedeniyle tavuklar itlaf edildi, başımıza Kırım Kongo çıktı” deniyor. Dolayısıyla bahçede tavuk beslemek bir çözüm müdür?

Tam tersine. Tavuk keneyi artırıyor. Belki birkaç kene yiyor ama kendisi en büyük kene taşıyıcılarından. Kanatlı hayvanların tümü öyle. Kaldı ki
tavuk itlafının yapıldığı yerlerde Kırım Kongo görülmedi. Ayrıca kene tavuktan ya da diğer hayvanlardan insana geçmiyor. Kene, tarladan geçiyor. Kişi tarlaya gidiyor, kısa bodur ağaçların olduğu yerin hemen yanında açılmış tarla varsa oradan alıyor.

Ormanlık alanda piknik yapılırsa risk yok mu?

Kene her yerde var ama virüsü bulaştıran cinsi, kırsal alanda bulunuyor. Dolayısıyla asıl risk tarlada. İl merkezlerinde virüs kapan tek bir vaka yok.

Geçen yıla göre ölüm sayısı arttı mı?

http://dosyalar.hurriyet.com.tr/haber_resim/kene_vucut.jpgGeçen sene 1 Ocak-25 Haziran’da 737 vaka 33 ölüm gerçekleşirken; bu yıl aynı dönemde 553 vaka 27 vefat var. Dolayısıyla hem hasta sayısında hem de ölümde bir azalma var. Bakanlık olarak kırsal alana yönelik o kadar yoğun gidiyoruz ki; bizi gördüklerinde ‘yeter artık gelmeyin’ diyorlar. İlaç veriyoruz, korunma yollarını anlatıyoruz, kene yapışırsa nasıl çıkaracaklarını gösteriyoruz.Tarım İl Müdürlükleri hayvanlarını ilaçlıyor.

HASTANEYE GELMEYEN ÖLÜYOR

Keneden ölüm nasıl oluyor?

Ölen vakalarımızın yüzde 99’u keneyi kendi çıkarmış, bize gelmemiş kişiler. Beni kene ısırdı, diye gelenler içinde ölüm oranı yüzde 1.

http://dosyalar.hurriyet.com.tr/haber_resim/turk_kene2.jpgYalnız sorun keneyi kendi çıkarıp çıkarmaması değil, bize gelmeyişi. Oysa keneyi çıkardıktan sonra 112 Acil servisini arasa, “Ben gelemeyeceğim” dese.

Mutlaka biz gideriz.

Keneyi koparmadıktan sonra risk yok mu?

Kenenin mümkün olduğu en kısa sürede vücuttan uzaklaştırılması gerekiyor. O cins kene vücuda yapıştığında kamı emiyor emiyor, gövdesi büyüyor; ondan sonra virüsü veriyor. Bu nedenle bir an önce usulüne uygun çıkarılması gerekiyor.

Usulüne uygun, ne demek; kafasını koparmadan mı?

Öncelikle elinde eldiven olacak. Üzerine benzin, yağ, su gibi gibi hiçbir şey dökmeyecek ki; kene aktif hale gelmesin. Diklemesine tutup yukarı doğru çekecek. Kafası içinde kalsa da sorun değil; çünkü virüs kafasında değil karnında. Dolayısıyla önemli olan gövdeyi çıkarmak. Usulüne uygun çıkarmayı bilmiyorsa en yakın sağlık kuruluşuna gidecek.

23 Haziran 2009

Kanser en çok neyi sever?

Kanser en çok neyi sever?

Kanserin beslenmesine izin vermeyin! Bilim adamları kanser hücrelerinin en sevdiği yiyeceğe karşı uyarıyor... Bu "tatlı" yiyecek ne mi? Okuyun, şaşırın... International Wellness Directory'den alınan bu ilginç ve güzel yazının Türkcesi 15 Aralık 2006 tarihinde iyibilgi sitesinde yayınlandı Kanser en çok neyi sever?

Her doktor öğrenciliği sırasında Otto Warburg'un buluşunu öğrenir. 1930'lu yıllarda Warburg kanserin en temel biyokimyasal sebebini, yani sağlıklı bir hücreyi kanser hücresinden ayıran şeyin ne olduğunu bulmuştur. Bu, o kadar önemli bir buluştur ki, Otto Warburg'a Nobel ödülü kazandırmıştır. Otto Warburg'a göre kanserin bir temel sebebi vardır. Bu da, vücudun normal hücrelerinin oksijenli solunumunun, oksijensiz – anaerobik- hücre solunumuyla yer değiştirmesidir.

Warburg'un buluşu bize başka neleri anlatmaktadır? Birincisi, kanser, normal hücrelerden çok farklı bir biçimde metabolize olmaktadır. Normal hücreler oksijene ihtiyaç duyar; kanser hücreleri oksijenden kaçınır. Hiperbarik oksijen terapisi alternatif kanser tedavisi uygulayan kliniklerde kullanılan bir yöntemdir.

Bu buluşun bize anlattığı başka bir şey de, kanserin bir mayalanma (fermantasyon) süreciyle metabolize olduğudur. Kanserin metabolizması normal hücre metabolizmasından 8 kat daha fazladır.

Yukarıda söylediğimiz her şeyi birleştirirsek ortaya şu tablo çıkıyor:
Vücut, kanseri beslemeye çalışırken mütemadiyen kapasitesinin üstünde çalışır. Kanser devamlı açlıktan ölmenin eşiğindedir ve vücuttan kendisini beslemesini talep etmektedir. Besin alımı kesilirse kanser açlıktan ölmeye
başlar. Tabii kendisini beslemek için vücudun şeker üretmesini sağlayamazsa...

Bugün, kansere karşı uygulanan birçok besin terapisi mevcuttur (işe de yaramaktadırlar) çünkü günün birinde birisi şeker ve kanser arasındaki bağlantıyı görmüştür. Bu terapilerde, karbonhidratlar bakımından zengin gıdalara izin verilmez. Terapilerin hiçbirinde şekere de izin verilmez çünkü şeker kanseri beslemektedir.

Peki doktorunuz bu gerçekleri size neden söylemez? Kim bilir? Belki doktorunuz kanseri tedavi edecek kişinin siz değil, kendisi olduğunu düşünmektedir. Belki Otto Warburg'un buluşunu duymuştur ama geri kalan parçaları tamamlayamamıştır. Belki de beslenmeyle ilgili hiçbir şey öğrenmemiştir. Aslında 1978'e kadar ABD'nin resmi kuruluşlarından biri, beslenmenin kanserle bir ilgisi olmadığını iddia etmekteydi!!!!

Kanser ve şeker bağlantısından haberdar olanlar ise, dikkate değer terapilerle ortaya çıktılar. Bunlardan biri 'Laetrile'dir. Kaşeksili hastaların yüzde 50'den fazlasında glükoneogenez sürecini durduran hidrazin sülfat bunlardan bir diğeridir.

Bugün, Minnesota Üniversitesi kemoterapi alanında bir "akıllı bomba" üzerinde çalışmaktadır. Akıllı bomba diyebileceğimiz ilacın üzerinde bir kaplama vardır. İlaç, vücutta oksijensiz bir bölge ile karşı karşıya geldiğinde bu kaplamayı üzerinden atar. Kanseri yok etmek için kemoterapiyi serbest bırakır. Çünkü, vücutta oksijensiz tek alan, kanserli bölgedir.
Kanser hücresini aç bırakmaya çalışan besin terapileri de vardır. Kanserin ne sevdiğini bilen hasta, bunları yemekten kaçınır. Kanser, çiğ yiyeceklerdense pişmiş yiyecekleri sever. Pişirme işlemi, besinlerdeki enzimleri ve vitaminleri yok etmektedir. Bir de, kanserin şeker sevdiğini aklınızdan çıkarmayın. Kanserinizi sevmiyorsanız, onu beslemeyin!

Şeker yerine tatlandırıcı kullanmak çözüm değil. Şeker yerine tatlandırıcı kullanmayı düşünüyorsanız, başka bir tuzağa düşmüş olursunuz.

Tatlandırıcıların da vücuda ciddi zararları olduğu, yapılan araştırmalarla kanıtlandı. Örneğin, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), sakarin içeren her türlü gıda maddesinin üzerine "Sağlığa zararlıdır. Hayvanlar üzerinde yapılan testlerde kansere yol açmıştır." ibaresinin konmasını şart koştu. Aspartam ve sükraloz gibi diğer tatlandırıcılar da yan etkileri nedeniyle uzak durulması gereken gıdalar arasında. (Editörün notu: Ama maalesef hiç birinin üzerinde böyle bir
ibare yok). Kaynak: International Wellness Directory

Prof. Dr. Ahmet Aydını'n yorumu

Şekerli gıdalar nasıl kansere neden olur?

Aslında Nobel Tıp Odülünü alan Alman Otto Warburg yıllar önce (1931) kanser hücrelerinin sağlıklı hücrelerden farklı bir metabolizmasının olduğunu (oksjenli metabolizma yerine oksijensiz metabolizma) ve şekerin kanserli hücreleri beslediğini göstermiştir (1).

Aşırı şekerli gıdalar yemek insülin direncine yani hiperinsülinizme yol açar. Hiperinsülinizm, insüline benzer büyüme faktörü (IGF) bağlayıcı protein-1 ve -2 (IGFBP-1 ve IGFBP-2) sentezini azaltarak serbest IGF-1 düzeyini artırır. Serbest IGF-1 hemen hemen bütün dokular için potent bir mitojeniktir. Yani hücre üremesini kontrolsüz bir şekilde artırarak
kansere neden olur (2-4).

Son iki yüzyıldır şeker tüketimi nasıl arttı?

İngiltere'de 1815 de 5 kg civarında olan kişi başına yıllık çay şekeri tüketimi 1970'de 50 kg'ın üzerine çıkmıştır (5). 1970-2000 yılları arasında ABD vatandaşları önceki yıllara oranla yılda 100 litre daha fazla şekerli meşrubat tüketmişlerdir.

Türkiye'deki durum da artık çok farklı değildir. Çocuğu ile büyüğü ile çılgınca şeker ve beyaz un kullanılmaktadır. Bütün bu bilgiler kanserlerin niçin arttığını göz önüne açıkça sermektedir.

Aşağıdaki tedbirlerle kanserlerin en az üçte ikisi önlenebilir;

  • Un ve şekerden kaçınarak insülin direncini yenin.
  • Hiçbir şekilde tatlandırıcı ve tatlandırıcı içeren 'light' hafif yiyecek ve içecek tüketmeyin.
  • Katkı maddesi ilave edilmiş, paketlenmiş gıdaları yemeyin. Taş devri diyetini uygulayın.
  • Bol taze sebze ve meyve yiyin
  • Yeterli omega-3 alın; ayçiçeği, mısır, soya, pamuk ve margarin gibi yağları diyetinizden çıkartın. Bunların yerine zeytinyağı ve doğal hayvani yağları (tereyağı, iç yağı ve kuyruk yağı) yiyin.
  • Kefir, yoğurt, turşu, sirke, nar ekşisi ve boza gibi probiyotiklerden (faydalı mikroplar) zengin gıdalarla beslenin.
  • Özgür dolaşan hayvanların etini ve yumurtasını yiyin.
  • Pastörize sütlerden mümkün olduğunca kaçının. Kutu sütü tüketmeyin.
  • Mümkünse Manda sütü kullanın. Süt yerine süt ürünlerini (yoğurt, peynir) tercih edin.
  • Günde iki diş sarımsak ve/veya 1 baş kuru soğan tüketin.
  • Günde 1-2 tatlı kaşığı zerdeçal tozu tüketin
  • Yeşil ve siyah çay tüketin (şekersiz!)
  • Streslerden uzak durun
  • İyi uyuyun.
  • Çevresel toksinlerden ve sigaradan uzak durum.
  • D vitamini düzeylerinizi yükseltmek için dengeli bir şekilde güneşlenin ya da D vitamini takviyesi alın.
  • Yeteri derecede egzersiz yapın
  • Alkol kullanmayın
  • İşlenmiş soya ürünü yemeyin.
  • Yemekleri geleneksel yöntemler (buğulama, buharda pişirme) ile pişirin.
  • Turbo fırınlar da kullanılabilir.
  • Hızlı pişirme yöntemleri (mikrodalga gibi) besin kayıplarına yol açar; ayrıca kanserojen olabilirler.
  • Daha çok toprak (güveç), cam ya da kalaylı bakır kapları tercih edin.
  • Emaye ve çelik tencere daha sonraki tercihlerdir.
  • Teflon ve alüminyumu ise kesinlikle kullanmayın.

Prof. Dr. Ahmet AYDIN İÜ Cerrahpaşa Tıp Fak. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı

Popüler Yayınlar

Blog Widget by LinkWithin

İslam İlmihali