dini yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dini yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

04 Haziran 2010

Ahireti inkar

Sedat Şeranahiretinkar
Ahiretin gerçekliği konusu, insanın psikolojik muhtevasında ve dış dünyada bulunan bunca delile rağmen yine de bazılarınca inkâr edilmektedir. Kur'an-ı Kerim, inkâr sebeplerinin başında dünya sevgisini zikreder. Ölümsüz âlemin nimetlerine nispetle son derece değersiz olan dünya nimetlerinin hemen ele geçirilebilir olması, onları cazip hale getirmiştir. Bu cazibeye kapılan gönüller, fani hayatı ebedi hayata tercih ederler.
Genellikle mal ve makam sahibi insanların oluşturduğu bu tipler, dünya hayatının çekici görünümüne aldanır, servetlerine, toplumdaki siyasi ve sosyal mevkilerine güvenerek mağrur olurlar. Hatta bu anlayış giderek onlarda bir inanç haline dönüşür. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: "Onun kavminden, kâfir olup ahirete ulaşmayı inkâr eden ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz kişiler: 'Bu sadece sizin gibi bir insandır; sizin yediğinizi yer, sizin içtiğinizden içer. Gerçekten sizin gibi bir beşere itaat ederseniz, herhalde ziyan edersiniz. Size, öldüğünüz, toprak ve kemik yığını haline geldiğinizde mutlak surette sizin (kabirden) çıkarılacağınızı mı vaat ediyor? Bu size vaat edilen (öldükten sonra dirilmek, gerçek olmaktan) çok uzak. Hayat, şu dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz (kimimiz) yaşarız, bir daha diriltilecek de değiliz. Bu adam, sadece Allah hakkında yalan uyduran bir kimsedir, biz ona inanmıyoruz' dediler." (Mü'minun / 33-38)
Ahirete inanmayanların tatmin edici hiçbir delillerinin bulunmadığını, bu konudaki iddialarının bir kuruntudan ibaret olduğunu şu ayette veciz bir şekilde ifade edilmektedir: "Hâlbuki onların bu hususta hiç bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez. Onun için sen bizi anlamaktan yüz çeviren kimselere yüz verme. İşte onların erişebilecekleri bilgi budur. Şüphesiz ki senin Rabbin, evet O, yolundan sapanı daha iyi bilir. O hidayette olanı da çok iyi bilir." (Yunus / 36)
Birçok ayette Allah'a imanla ahirete iman beraber zikredildiği gibi ahireti inkâr edenlerin Allah'ı da inkâr durumuna düştükleri ifade edilir: "Allah'a ve ahiret gününe inanmadıkları halde mallarını, insanlara gösteriş için sarfedenler de (ahirette azaba duçar olurlar). Şeytan bir kimseye arkadaş olursa, ne kötü bir arkadaştır o!" (Nisa / 38)
"(Resulüm! Kafirlerin seni yalanlamalarına) şaşırıyorsan, asıl şaşılacak şey onların: "Biz toprak olduğumuz zaman yeniden mi yaratılacağız?" demeleridir. İşte onlar, Rablerini inkâr edenlerdir. İşte onlar (kıyamet gününde) boyunlarında tasmalar bulunanlardır. Ve onlar ateş ehlidir. Onlar orada ebedi kalacaklardır." (Ra'd / 5)
Kur'an-ı Kerim ahireti inkâr eden bazı tipleri de kibirli, katı yürekli olarak tasvir eder. Maddi hazlara düşkün ve bayağı arzularını tatmin için kalbini karartan, kibirli, mütecaviz, merhametsiz, yetimi itip kakan, fakire bizzat yardımcı olmadığı gibi başkaları nezdinde de bu konu için gayret göstermeyen kimse, din gününü; yani ahireti inkâr eder.
Kısa bir dünya hayatından sonra ölümle her şeyin son bulduğunu iddia etmek, insan ruhunu sonu belirsiz bunalımlara sürükler. Düşünen kafa ve duyan gönüllerin bunu kabullenmesi kolay değildir.
"Şüphesiz biz, ahirete inanmayanların işlerini kendilerine süslü gösterdik; o yüzden bocalar dururlar. İşte bunlar, azabı en ağır olanlardır; ahirette en çok ziyana uğrayacaklar da onlardır." (Neml / 4-5)

26 Mayıs 2010

İslami Şiirler....

ALLAH
Bizleri ve Evreni yaratan yüce Allah
Onun elçisi Hz Muhammed Resulullah
Dinimiz İslam, kitabımız Kurandır
Allah rızkımızı veren, bizi doyurandır

Allah vardır, birdir, ezelidi, ebedidir
Allah gizli açık her şeyi görür bilir
Herşeye gücü yeter, gücü  sonsuzdur  
Kitabımız Kuran bize kılavuzdur

Kalpler Allahı zikirle huzur bulur
Ona inanan, güvenen mesut olur
La ilahe illallah demenin sevabı çoktur
Allahtan başka tapacak ilah yoktur

Allah esirgeyen bağışlayandır
Bizi kurtaracak olan imandır
Biz  ancak Allaha ibadet ederiz
Sadece ondan  yardım dileriz

Allah  peygamberler gönderdi
Hz Muhammed son peygamberdi
Kuran bizim kutsal kitabımız
Onunla aydınlanır hayatımız

Rabbimiz Allah, dinimiz İslamdır             
Ahiret yurdunda ebedi hayat vardır
Hesap gününde büyük mahkeme kurulur
İyilik, kötülük orada karşılığını bulur

Doğmamış, doğurulmamış dengi yoktur
Esmaı Hüsna, en güzel isimler onundur
Odur mülkün ve din gününün maliki
Allah bize yeter, onu gibi vekil var mı ki

Dünya hayatı bizim için imtihan yeri
Sonsuz ahiret hayatı var ondan geri
Allah vardır birdir diye iman ederiz
Kurana inanıp gösterdiği yolda gideriz

Allah Alemlerin Rabbi, rahman ve rahim
Her işte deriz Bismillahirrahmanirrahim
Müminler Onun sonsuz kudretine dayanır
Onun ismi ile yatar, onun ismi ile uyanır

Allaha inanmaktır müminin şiarı
İnanıp inanmamak insanını kararı
İnsan bedeni ve evrenin yaratılışı
Düşünmek kuvvetlendirir inanışı

Topraktan her türlü  yiyeceği çıkaran odur
Tohumun yetişmesi için tek istediği sudur
Karada denizde tüm canlılara o rızık verir
Ahirette her insan onun huzuruna gelir

Dünyamız Evrende küçük bir gezegen
İnsanoğluna denmiş burada yer beğen
Her nefes alışımız gerçek bir mucizedir
Yeryüzündeki her nimet hep bizedir

İnsanoğlu bir sineği bile yaratamaz
Allahın izni olmadan bir adım atamaz
Böyleyken Allah'a nasıl nankörlük eder
Resullahın değil şeytanın yolundan gider

  
Allahım bizleri İslam yolundan ayırma
Sevabımızı artır, bize günah yazdırma
Senin yarattıklarının hepsini severiz
Allahım sen ne güzel yaratmışsın deriz

Gece yıldızlara hayranlıkla bakarız
Koca Evrende biz ne küçük kalırız
Tefekkür etmek en büyük ibadet
Düşünerek hep Allahı an, yadet

           ………………….. 

 İSLAMIN ŞARTLARI

İslam' ın beş şartı var
Bunlara uyan bahtiyar
Eğer müslümansa kişi
Bunlara uymaktır işi

Bunlardan birincisi
Şehadet Kelimesi
Ben şahitlik ederim
Tek Yaratıcı Allah derim
Allahtan başka ilah yok
Gerçi batıl dinler çok

Hz Muhammed son peygamber
Önceki dinler ondan verdi haber
O Allahın kulu ve peygamberi
Gönlümüzdedir onun yeri

İkinci şart beş vakit namaz
En güzel ibadet ve niyaz
Üçüncü şart oruç tutmak
Olu mu fakirleri unutmak

Dördünci şart zekat
Vermenin tadını tat
Servetini Allah verdi
Önüne nimetleri serdi
Malının kırkta birini ver
Fakir de bir ekmek yer
Son şart Hacca gitmek 
Kabeyi ziyaret etmek
…………………

KUR'AN-I KERİM 

Dinimizin kutsal kitabı
Allahın insanlara hitabı
Uyarıcı ve yol gösterici
Ahiretten haber verici

Yaradanımız Allahın sözü
İki cihan saadetinin özü
Cebrail ile  vahyedildi
Peygamberimize geldi

Peygamberimiz Hz Muhammed
Allah elçisi, Alemlere rahmet
İnsanlara İslama çağırdı
Çoğu  bu çağrıya sağırdı


Kuran 23 yılda tamamlandı
Müminler  ona gönülden inandı
1400 senedir Kuran okunuyor
Okunması kalplere dokunuyor

Kuran okuyanın kalbi nurlanır
Manasını  anlayan gafletten uyanır
İslam dininin kutsal kitabı Kuran
Yolunu şaşırır ondan uzak duran

.........................................

                      

NAMAZ
Namaz  Yaratanın huzuruna durmaktır
Alemlerin Rabbi ile  diyalog kurmaktır
Müminin  miracı, Allaha yakarmasıdır
İslamın şartının şuuruna varmasıdır

Müslüman günde 5 vakit namaz kılacak
Ahirette ilk sorgumuz namazdan olacak
Namaz  müminin Allaha sığınması
Rabbi zikrederek gider kalbin pası

Huşu ile kılınan namaz bize huzur verir
Katılaşan kalp yumuşar mum gibi erir
Dünya hırsı ve telaşından uzaklaştırır
İmanın hazzı  ile Allaha yaklaştırır

Yönünü Kabeye dönerek  mümin
Allahı zikirle kalbini eder tatmin
Yaratılanları sever yaratandan ötürü
Kalbinde kalmazkötülüğün hiçbir türü

Sabah namazına kalkan kişi
Kısmeti artar, iyi gider her işi
Evrendeki nizamı tefekkür eder
Onda kalmaz hiçbir üzüntü  keder

Camilerde cemaatle kılınan namaz
Toplumu kaynaştırır,ayrılık komaz
Müminlerin kardeşliği burada görülür
Aralarında dayanışma,sevgi bağı örülür

Namaz İslam dinin direği denmiştir
Beş vakit Namaz kılan nefsini yenmiştir
Namazı Allahı görüyor gibi huşu ile kılmalı
Gönlümüzde huzurda olmanın sevinci olmalı



              ÖLÜM


Fani dünyada ölüm var
Herkes sırasını savar
Ölüm ayrılık ve acıdır
Arkadan ağlar dost ayar

Ölümden ötesi karanlık mezar
Melekler yaşarken amelleri yazar
Cenaze namazında kaç dostun olur
Kabrini garip iki amele kazar

Hayatta hayırlı işler yaptınsa
Dünyada kalıcı eser bıraktınsa
Ölüm senin için kurtuluştur
Kabrin nur olur imanı tatsınsa

Ölüm fani alemden ebediyete uçuş
Sanmayınız ki ölüm bir yok oluş
Yaradanın yeryüzündeki halifesi
İnsan ölümle cennete giden kuş

Hayat bize armağan, iyi yaşansın
Ölüm uzakta değil, belki son şansın
Ölüm hatırlamak hırsları gemler
İyilik yap ki seni alem hayırla ansın

…………………………………………..

                     SON   PEYGAMBER

 Fahri Kainat, Alemlerin övüncü, son peygamber
 Kutsal kitaplar geleceğinden veriyordu haber
 Daha çocukluğunda Muhammedülemin idin
 Güvenilir, doğru, örnek insan olarak bilinirdin

 Yetim olarak büyüyüp 40 yaşına gelmişti
 Cebrail ile Allahın vahyi kendine erişti
 Son peygamber olarak Allahın dinini yaydı
 Ondan önce insanlık cehalet ve karanlıktaydı
    
 622 yılında Müslümanlar Medine'ye hicret ettiler
 Ensar ve Muhacirler birbirlerine dost ve kardeştiler
 Müşriklerle Bedir, Uhut, Hendek savaşları yapıldı
 Mekke'nin fethi ile İslam galip olup hızla yayıldı

 Şefaat makamı, Makamı Mahmud sadece sana verildi
 Miraçta Cemallulllah ve öte alemler sana gösterildi
 Rabbimiz sen olmasaydın alemleri yaratmazdım buyurdu
 İlk müslüman sahabeler zamanın yıldızları oluyordu.
           
 Bedevi Araplardan örnek bir toplum meydana getirdin
 Fakirler ve mazlumlara sahip çıktın, acılarını dindirdin
 23 yıllık tebliğden sonra terki dünya ile kalpleri yaktın         
 Kuranı ve sünnetini biz ümmetine emanet bıraktın

Veda hutbesi 14 asır önceki İnsan hakları beyannamesi

Ki ondan evvel insan hakkının okunmuyordu esamesi

Allaha kul, sana layık ümmet olmak en büyük nimet
Rabbim bizlere bu şerefi ve onun şefaatini nasip et
 .............................................

EVRENDEKİ DÜZEN

Evrendeki düzene ahenge insan oluyor hayran
Güneşin doğuşu, batışı veriyor mu sana heyecan
Ağaçların çiçek açması,leyleğin aynı bacaya konması
Ne yazık kiminin bunları basit doğa vakası sanması

Her biri yörüngesinde dolanır milyarlarca seyyare
Mesafeler ışık yılı, kağnı bile sayılmaz teyyare
Karada denizde her canlı nasıl  rızkını buluyor
Çiçekler nasıl zamanında açıyor ve soluyor

Evrendeki harika nizam bize hatırlatır yaradanı
Düşün yaradılış gayeni,ahireti, boş sanma meydanı 
Evrene ibretle bak, tabiat kitabını bir oku doğruca
Bunları yaratan var, aklınla varırsın bu sonuca

Vücudumuz nasıl bir harika düşündünüz mü sizler
Kalbin vücuda kan pompalar ciğerlerin kan temizler
Beyin bir harika ki bilgisayar onun bir kötü taklidi
Anla tesadüf diyerek çözülmez bu nizamın kilidi

Milyarlarca insanın siması, parmak izi farklı
Düşünmek lazım bunda nasıl bir sır saklı
Planlı yaradılış var, tesadüf yok kâinatta
Kendiliğinden oluş diyerek diretme bu inatta

Yeni doğan her bir yavruya baktıkça insan şaşıyor
Anasının memesindeki sütü  biliyor, ona ulaşıyor
Her canlıya yaşaması için gerekli organ verilmiş
Neslinin devamı için kendine lazım olanı bilmiş


Akıllı planlı yaradılıştan başka izah akla yatmaz
Tesadüf, tabiat zırvalarını  akıllı kimse yutmaz
Gel kardeşim inadı bırak, aklının yolunu tut
Yaradılış gerçeğini kabul et, tesadüfü unut

Evrendeki düzene insan hayranlık duyar
Bunu düşünen anlar bir yüce yaratan var
Canlılar arasındaki yardımlaşmaya bak
Her birinin rızkı tam verilir muhakkak

Recep Karagöl

..

21 Temmuz 2009

Mevlid-i Şerif - Süleyman Çelebi

Allah adın zikredelim evvela,

Vacib oldu cümle işte her kula.

Kim ki, Allah adını önce ana,

Her işi kolay eder Allah ona.

Allah adı olsa her işin önü,

Asla ebter olmaz o işin sonu.

Bir kez Allah dese aşkla lisanın,

Kalmayıp dökülür bütün günahın.

Zikri tekrar eyle mütemadiyen!

Her murada erişir Allah diyen.

Haramı bırakıp, helal yemeli,

Şükredip her zaman Allah demeli.

Kerimdir, rahimdir, O ilâhımız,

Bize rahmet kıla yüce şahımız!

Varlığına, birliğine şek yoktur,

Ne yazık, üç tanrı diyen pek çoktur.

Varlığına edilse de çok hayret,

Cümle âlem yokken O vardı elbet.

O varken yok idi, insan, cin, melek,

Arş, dünya, güneş, gezegen ve felek.

Bunların hepsini, O var eyledi,

Birliğine hepsi ikrar eyledi.

Kudretini göstererek O Celil,

Birliğine kıldı bunları delil.

Ol dedi bir kere var oldu cihan,

Olma derse, mahvolur hemen o an.

Resulullah’tır bu varlığa sebep,

Onun rızasını, aşkla et talep!

Resulullahın nuru

Hak teâlâ yaratınca Âdem’i,

Âdem’le süsledi bütün âlemi.

Mustafa nurunu alnına koydu,

Habibimin nuru, bil bu nur dedi.

Kıldı o nur, onun alnında karar,

Kaldı onun ile nice zamanlar.

Daha sonra Havva alnına geçti,

Ondan oğlu Şit’e bu nur nakletti.

Erdi İbrahim’e, İsmail’e hem,

Söz uzayıp gider, hepsini dersem.

Doğunca O rahmeten lil-alemin,

Vardı nur onda karar etti hemin.

Doğumu

Âmine hatundur onun annesi,

O sedeften doğdu O dürdanesi.

Rebiulevvel ayının nicesi,

On ikinci pazartesi gecesi.

O gece ki doğdu, O hayr-ul beşer,

Annesi onda neler gördü neler.

Dedi gördüm, O Habib’in annesi,

Bir acep nur ki, güneş pervanesi.

Fırlayıp evimden çıktı nagehan,

Göklere dek nur ile doldu cihan.

Gökler açıldı, yok oldu karanlık,

Üç melek gördüm, elinde üç ışık.

Biri doğu biri batıda onun,

Biri damında, dikildi Kâbe’nin.

İndiler göklerden melekler saf saf,

Kâbe gibi kılındı evim tavaf.

Yarılıp çıktı duvardan nagehan,

Geldi üç huri bana oldu ayan.

Bu hususta derler o üç dilberin,

Asiye’ydi biri o mehpeykerin.

Biri Meryem hatun idi aşikâr,

Birisi hem hurilerden bir nigâr.

Çevre yanıma gelip oturdular,

Mustafa’yı birbirine muştular.

Dediler oğlun gibi hiçbir oğul,

Yaratılalı cihan, gelmiş değil.

Bu senin oğlun gibi kadri cemil,

Bir anaya vermemiştir O Celil.

Ulu devlet buldun, ey Âmine sen,

Doğacaktır senden O hulk-i hasen

Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır,

Bu gelen tevhid-i irfan kânıdır.

Bir adı Mahmud, bir adı Ahmed’dir,

Varlığı cümle âleme rahmettir.

Âmine eder vakit oldu tamam,

Ki vücuda gele O hayr-ül enam.

Susadım gayet hararetten katı,

Sundular bir cam dolusu şerbeti.

Şerbeti karşımda tuttu huriler,

Bunu Rabbimiz gönderdi dediler.

Kardan ak idi ve hem soğuk idi,

Lezzeti dahi şekerde yok idi.

İçtim onu oldu, cismim nura gark,

Edemedim kendimi ben nurdan fark.

Geldi bir ak kuş kanadıyla revan,

Arkamı sıvadı kuvvetle heman.

Doğdu o saatte O sultan-ı din,

Nura gark oldu, semavat ü zemin.

Kim olmak isterse ateşten necat,

Aşk ile, şevk ile etsin salevat!

Essalatü vesselamü aleyke ya Resulallah!

Esselatü vesselamü aleyke ya Habiballah!

Essalatü vesselamü aleyke ya Seyyidel-evveline vel-âhirin.

Mahlûkatın hepsi sevindi o an,

Dirilip âlem yeniden buldu can.

Kâinattaki her şey edip seda,

Çağrışarak dediler ki, merhaba!

Merhaba, ey âl-i sultan merhaba!

Merhaba, ey kân-i irfan merhaba!

Merhaba, ey sırr-ı furkan merhaba!

Merhaba, ey derde derman merhaba!

Merhaba, ey rahmeten lil-âlemin!

Merhaba, sensin şefial müznibin!

Bütün dertlilerin dermanı sensin,

Cümle âlemlerin sultanı sensin.

Çünkü nurun ruşen etti âlemi,

Gül cemalin gülşen etti âlemi.

Âmine hatun artmış idi hayreti,

Bir zaman aklı gidip geldi geri.

Gördü gitmiş huriler hiç kimse yok,

Görmedi oğlunu yalvarırdı çok.

Bir an şöyle düşünceye dalmıştı,

Huriler onu götürdü sanmıştı.

Dört tarafa bakıp edince nazar,

Gördü ki bir köşede hayrül-beşer.

O ulu, Kâbe’ye karşı duruyor,

Yüzün yere koymuş secde ediyor.

Secdede diliyle tahmid ediyor,

Kaldırmış parmağın tevhid ediyor.

Dudaklar kıpırdardı, söylerdi kelâm

Anlayamazdım, ne derdi o hümam

Kulağım ağzına verdim, dinledim,

Söylediği sözü o an anladım.

Derdi ki, ya Rab yüzüm tuttum sana,

Ya İlahi ümmetimi ver bana!

Ümmetim dedi sana, O Mustafa,

Ver salevat sen de ona, bul safa.

Essalatü vesselamü aleyke ya Resulallah!

Esselatü vesselamü aleyke ya Habiballah!

Essalatü vesselamü aleyke ya Seyyidel-evveline vel-âhirin.

Miraca gitmesi

Dinle miracını o şahın ayan,

Âşıksan aşk ateşine durma yan!

Pazartesi gecesi gerçek haber,

Leyle-i kadirdi o gece meğer.

O mübarek bahtı, o kadri yüce,

Ümmühanin evine vardı gece.

Orda iken nagehan o yüzü ak,

Cebrail Cennete git dedi Hak.

Bir sırmalı taç ve bir hulle kemer,

Hem dahi al bir burak-ı muteber.

Habibime ilet de, ona binsin!

Arşımı seyreylesin, beni görsün!

Cebrail cennete olunca revan,

Gördü ki, kırk Burak otluyor o an.

İçlerinden bir Burak ağlar katı,

Yiyip, içmez, kalmamış hiç takati.

Gözlerinden yaşlar eylemiş revan,

Ciğerini dertle etmiş perişan.

Dedi Cebrail, niçin ağlıyorsun?

Hüzünle ciğerini dağlıyorsun?

Arkadaşların yiyip içip gezer,

Sen inliyorsun, canını ne üzer?

Dedi, kırk bin yıl vardır ki ya emin,

Aşktır bana yemek ve içmek hemin,

Nagehan bir ses işitti kulağım,

O zamandan bilemem sağı solum.

Nedense yüksek sesle bağırdılar,

Ya Muhammed diyerek çağırdılar.

O andan beri bilemem, n’olmuşam,

O adın ismine âşık olmuşam.

Yüreğim içinde eridi yağım,

Âşık oldu görmeden bu kulağım.

Cenneti başıma bu aşk, dar eder,

Gece gündüz işlerimi zâr eder.

Gerçi cennet içinde duruyorum,

Hep cehennem azabı görüyorum.

Hazret-i Cebrail der ki, ey Burak,

Ağlama hep, verdi muradını Hak.

Bir kimsede, aşkın nişanı olur,

Akıbet maşuk, er geç onu görür.

Gel beri maşukuna götüreyim,

Yarana merhem vurup bitireyim.

Aldı Cebrail Burak’ı o zaman,

Resulullaha ulaştırdı o an.

Hak selam etti sana ey Mustafa,

Ki mübarek hatırın bulsun safa.

Buyurdu gelsin misafirim olsun,

Arşımı seyreylesin, beni görsün!

Bu gece zahir olur esrar-ı Hak,

Gösterecektir sana didar-ı Hak.

Zemzemle doldu bütün âlem o an,

Arşa varır dediler Fahr-i Cihan.

Hem sekiz cennet kapısı açtılar,

Âlemin üstüne rahmet saçtılar.

Gel gidelim Hazrete, ya Mustafa!

Şu anda bekliyor eshab-ı safa!

Sana cennetten getirdim bir Burak,

Davet-i Rahmandır edesin idrak.

Çekti o anda Burak’ı Cebrail,

Önüne düştü ona oldu delil.

Göz açıp kapamadan Kudüs’e vardı,

Etrafını bütün nebiler sardı.

Enbiya ervahı karşı geldiler,

Mustafa’ya izzet ikram kıldılar.

Geçerek mihraba O hayr-ül-enam,

Enbiya ervahına oldu imam.

Gece durmadı yola oldu revan,

Bütün göklerden geçip etti seyran.

Her birinde türlü hikmetler gördü,

Cebrail’le varıp Sidre’ye erdi.

Cebrail’in durağıdır o makam,

Yerle gök ta ki tutalıdan nizam.

Gelip Cebrail makamında durdu

Rahmeten lil-âlemin ona sordu:

Bilemem, bu yolları ben nideyim,

Burada garibim, nere gideyim?

Cebrail dedi, sen ki Habibsin,

Sanma bu yerlerde öyle garipsin,

Burada bitti benim seyrangâhım,

İlerisinden dahi yok âgâhım.

Eğer geçsem zerre kadar ileri,

Yanarım hemen ey Hakkın serveri.

Dedi Cebrail’e o şah-ı cihan:

O halde sen yerinde kal bir zaman.

Söyleşirken Cebrail ile kelam,

Geldi Refref önüne, verdi selam.

Aldı o şah-ı cihanı o zaman,

Sidre’ye giderek getirdi heman.

Gördü gök ehli ibadette hepsi,

Her biri bir türlü taatte hepsi.

Hep gök ehli cümle karşı geldiler,

Mustafa’ya izzet ikram kıldılar.

Merhaba ya Muhammed dediler,

Ey şefaat kân-ı Ahmed dediler.

Her biri kutladı miracını,

Dediler giydin saadet tacını.

Yürü artık meydan senin bu gece,

Sultan ile sohbet senin bu gece.

Hepsi ile görüşüp geçti öte,

Varıp erişti O ulu hazrete.

Rabbimiz harfsiz, kelimesiz ve sessiz

Konuştu Mustafa ile şüphesiz.

Dedi ki mahbub-u matlubun benim,

Sevdiğin can ile mabudun benim.

Gece gündüz durmayıp istiyordun,

Bir kez görsem cemalini diyordun.

Gel Habibim sana âşık oldum ben,

Cümle halkı sana köle kıldım ben.

Ne muradın var ise kılam reva,

Eyleyem bir derde bin türlü deva.

Mustafa dedi ya Rabbel-âlemin.

Ey affı ve hediyesi çok kerim,

O zayıf ümmetimin hali ne ola,

Hazretine nice onlar yol bula?

Ya İlahi hazretinden hacetim,

Şu dur ki, ola en makbul ümmetim.

Hak tealadan duyuldu bir nida,

Ya Habibim ben sana kıldım atâ.

Ümmetini sana verdim ey Habib,

Cennetimi onlara kıldım nasib.

Ey Habibim nedir, o ki diledin,

Bir avuç toprağa minnet eyledin.

Zatıma ayna edindim zatını,

Beraber yazdım adımla adını.

Ya Habibim anlıyorum ben seni,

Görmeğe hiç doyamazsın sen beni.

Tez varıp davet et kullarımı,

Ta gelip de göreler didarımı.

Göz açıp kapamadan Fahri cihan,

Ümmühanın evine geldi heman.

Her ne gelmişse Mirac’da başına,

Cümlesin haber verdi eshabına.

Dediler ey kıble-i İslam-ı din,

Kutlu olsun sana Mirac-ı güzin.

Hepimiz kullarız, sen ise şahsın,

Gönlümüzde daim parlayan mahsın.

Bize, ümmet olmak devleti yeter,

Müslüman olmanın izzeti yeter.

Süleyman Çelebi

Kelimeler:

Ebter: Güdük, neticesiz, kısır

Mütemadiyen: Devamlı

Felek: Gök

Rahmeten lil-âlemin: Âlemlere rahmet olan Resulullah

Necat: Kurtuluş

Dürdane: İnci

Hayrülbeşer: İnsanların en iyisi

Nagehan: Hemen

Dilber: Güzel

Mehpeyker: Ay yüzlü

Nigâr: Güzel yüzlü sevgili

Muştu: Müjde

Hulk-i hasen: Güzel ahlak

İlm-i ledün: Bâtın ilmi

Kân: Menba, kaynak

Şefi-ül-müznibin: Günahlara şefaatçısı

Revan: Akan, uçan

Heman: Hemen

Semavat ü zemin: Yer ve gökler

Furkan: Kur’an-ı kerim

Ruşen: Parlak aydın

Gülşen: Gül bahçesi

Tahmid: Hamd

Tevhid: La ilahe illallah demek

Hümam: Himmetli

Hulle: Cennet elbisesi

Burak: Resulullahı miraca götüren hayvan

Burak-ı muteber: Uygun bir burak

Hayrülenam: İnsanlarını en iyisi

Seyrangah: Gezme yeri

Agâh: Haberdar

Mahbub: Sevilen

Matlub: İstek

Rabbelâlemin: Âlemlerin rabbi

Hacet: İstek

Atâ: Hediye

Güzin: Seçilmiş, beğenilmiş

Mah: Gökteki ay, mahveden, peygamberlik nuru. Küfür karanlıklarını mahvettiğinden, Resulullah’a mah da denmiştir

15 Temmuz 2009

Mirac Kandili ve İsra Mucizesi


Allah-u Teàlâ Hazretleri Mi’rac Kandili gecenizi hepiniz için hayırlı ve mübarek, ecirli ve sevaplı, kârlı ve kazançlı eylesin… Bu mübarek günün mânevî ikrâmâtına, Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin mağfiretine, rahmetine cümlenizi nâil eylesin… İki cihan saadetine mazhar eylesin… Cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin…

Miraç Kandili

Feyiz ve bereketin coştuğu mübarek gecelerimizden biri de Miraç Gecesidir. Arapça'da merdiven, yukarı çıkmak, yükselmek anlamlarını dile getirir. İslam'da Hz. Peygamber (s.a.s)' in göğe yükselerek Allah'ın huzuruna kabul edilmesi olayıdır.

Mirac Gecesi, Recep ayının 27. gecesidir. Peygamberliğin on üçüncü senesinde de "Miraç" mucizesi olmuştur. Bu gece Peygamber (s.a.s) Efendimiz Mi’raca çıkmış, daha başka hiç bir beşere nasib olmayacak, çok büyük iltifat-ı ilâhiyeye mazhar olmuş; o hadisenin sene-i devriyesidir.

Miraç bir yükseliştir, bütün süfli duygulardan, beşeri hislerden ter temiz bir kulluğa, en yüce mertebeye terakki ediştir. Resulullahın (a.s.m.) şahsında insanlığın önüne açılmış sınırsız bir terakki ufkudur. Bu ulvi seyahat, mucizelerin en büyüğüdür. Miraç mucizesi Kur'ân-ı Kerimde âyetlerle anlatılmış ve varlığı inkâr edilemeyecek bir şekilde ortaya konmuştur. Bu îlâhî yolculuğun ilk merhalesi olan Mescid-i Aksâya kadarki safha Kur'ân'da şöyle anlatılır:

Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir.? (İsra Suresi, 1)

Miraçın ikinci merhalesi de Mescid-i Aksâdan başlayarak semânın bütün tabakalarından geçip tâ İlâhi huzura varmasıdır. Bu safha da Necm Sûresinde şöyle' anlatılır:

O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. O'nun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi O'nun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakiki suretinde gördü. Sidre-i Müntehâda gördü. Ki, onun yanında Me'vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre'yi Allah'ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyüklerini gördü.? (Necm Suresi, 7-18.)


Bu âyet-i kerimeler aynı zamanda İsra ve Mirâc mûcizesinin hikmetini de beyan etmektedir. O da, Resûl-i Kibriya Efendimize, Cenâb-ı Hakkın kudretine delâlet eden harikaların gösterilmesidir.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri Sözler isimli eserinin Mi'râc-ı Nebeviye'ye dâir kısmında şöyle der:

"Mi'râc meselesi, erkan-ı îmâniyenin usûlünden sonra terettüp eden bir neticedir. Ve erkan-ı îmâniyenin nurlarından meded alan bir nurdur. Erkan-ı îmâniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı elbette bizzat ispat edilemez. Çünkü, Allah'ı bilmeyen, peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvâtın vücûdunu inkâr eden adamlara Mirâc'dan bahsedilmez. Evvelâ, o erkânı ispat etmek lâzım geliyor" (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s.514)


İsra ve Mi'rac Mucizesi (Kandili)
Miraç nasıl oldu?
İsra ve Mi'rac Mu'cizesi
Semâvâta Yükselme ve Peygamberlerle Görüşme
Sidre-i Müntehâ'da
Beş Vakit Namazın Farz Kılınışı
İsrâ ve Mirâc Mûcizesinin Müşriklere Açıklaması
Hz. Ebû Bekir Tereddütsüz Tasdik Ediyor
Miraçla gelen hediyeler
Bu Mübarek Geceyi Nasıl İhya Edeceğiz?
Miraç Gecesi Namazı
İsrâ Suresi 1. Ayet ve Tefsiri

http://www.islamilmihali.net/din/geceler/473-isra-mirac-kandili-mucizesi.html

08 Temmuz 2009

Bir Salavat ki...

Bir Salavat ki...

Meleklerin sevabını yazmaktan yoruldugu salavat

Resülü Ekrem bu salat'ı şerife hakkında buyurdu ki:

"Kim bana ve ehli beytime salavat getirir de tam ölçekte sevap almayı arzu ederse (bu salavat'ı)getirsin"sal


"""Cezallahü anna muhammeden sallallahü aleyhi ve selleme ma hüve ehlüh"""


Manası:Allahü Teala,Muhammed(aleyhisselamı)biz ümmetlerine olan merhametinden sebeb layık olduğu bir mükafatla en yüksek dereceye erdirsin


*Cenab-ı Hak'tan yardım dileyerek,


""Ya Rabbi,O Yüce Peygamberin HZ MUHAMMED 'in(as)kadrü kıymetini,yüksek değerini biz bilemiyoruz Sen (cc) O'na (as)layık olduğu sonsuz bir mükafatla en yüksek derece ve makamlara erdirerek mükafaatlandır""diye dua ve niyazda bulunmuş oluruz


*İbni Abbas(ra)'dan rivayetle:


""Bu Salavatı okuyan kimseye yazıcı meleklerden yetmiş melek,bin sabah ve bin akşam sevap yazmayı yetiştirmek için zorluk çekerek yorulur ve ancak yazabilir""demiştir

buyrun bu salavatı okuyun:"""Cezallahü anna muhammeden sallallahü aleyhi ve selleme ma hüve ehlüh"""

Öğrenip dilimizden eksik etmeyelim İnşaallah Rabbim hepimizden razı olsun

HIRS FELAKETTİR

HIRS FELAKETTİR
Hangi konuda hırs gösterilirse gösterilsin, sonu felakettir. Balık denizde yaşar amma, denizi içmez. Gemi, denizde gider amma, suyu içine alırsa batar. Para da bizler için deniz gibi olmalı. Para sevgisi, hırsı içimize girerse batarız.

Parasız hayat yaşanmaz. Fakat para hırsı kontrol edilebilir. İnsan her şeyden evvel, kendini idare etmeye memur edilmiş. Dünya ve ahiret saadetinin sırrı, insanın kendi kendini Müslüman'ca idare etmesinde düğümlenmiş.

Peygamber Efendimiz hasır üzerinde uyurmuş. Abdullah b. Mesud bir gün O'na (sas) demiş ki;
"Anam babam sana feda olsun Ya Resulallah! Sana yumuşak bir döşek edinsek?" dedikten sonra;

Peygamber Efendimiz, "Benim, dünya ile olan misalim, halim, bir ağacın altında biraz gölgelendikten sonra onu bırakarak yoluna devam eden bir süvarinin misali, gibidir" buyurmuş.

İnsan doymak bilmeyen bir mahlûktur. İster ki bütün dünya onun olsun. Hâlbuki ne yapacak dünyayı? Yiyeceği birkaç lokma...

Âlim bir zat, talebesine demiş ki, "Bu bahçeye meyve ağaçları dik." Talebe de söyleneni hemen yapmış. Ağaçlar hızla büyümüş ve gelişmiş. Bol bol meyve vermiş. Bahçe sahibi, ağaçlara ve dallara adeta hürmet eder olmuş. O alim şahıs, bir gün talebesini ziyarete gitmiş. Bakmış ki sürekli bahçeyle meşgul oluyor. Ağaçların dallarını kırarak yere atmış. Talebe dehşet içinde, "Aman hocam, bir hata mı yaptık?" diye sormuş. O da, "ben sana, ağaçları bahçeye dik dedim, kalbine değil!" diye sitem etmiş.

Hırs, yani sınırsız büyümeler organlarımızdan bitkilere kadar her şeyde felakettir. Allah, yağmurdaki felaketleri kaldırmış, yağmuru rahmet olarak yağdırıyor. Rüzgârdaki felaketleri kaldırmış, onu faydalı hale getirmiş.

Durmak da felaket, durmadan koşmak da...

Tevekkül

Tevekkül

Tevekkül, dinimizin bildirdiği sebeplere yapıştıktan sonra neticeyi sebeplerden değil, sebepleri yaratandan beklemektir. (Bir işe başladığın zaman, Allahü teâlâya tevekkül et, Ona güven!) âyet-i kerimesi, tevekkül ile beraber azmederek çalışmak gerektiğini gösteriyor. (Al-i imran 159)

Tevekkül, herhangi bir işin, dinen, örfen sebeplerine yapışarak gayret gösterip, neticeye ihlasla teslim olmaktır. Yani sonucu Allahü teâlâdan beklemek ve bu sonucun kendisi için mutlaka hayırlı olduğuna inanmaktır. Doğru sebebe yapışan doğru netice alır.

Tevekkül, değiştirilmesi insan gücünün dışında olan üzücü olayları, ezelde takdir edilmiş bilip, üzülmemek, Allahü teâlâdan geldiğini düşünerek seve seve karşılamaktır. İnsan, bir işin neticesinin iyi mi, kötü mü olacağını bilemez. Hayır sandığı çok şey, şerle, şer sandığı çok şey de, hayırla neticelenebilir. Muhakkak şu işim olsun diye ısrar etmemeli, “Hayırlı ise olsun” demelidir.

Allahü teâlâ, kimseye muhtaç olmamak için çalışmayı, hasta olmamak için tedbir almayı, hasta olunca ilaç kullanmayı, görebilmek için ışığı sebep kılmıştır. Sebebi, istenilen şeye kavuşmak için bir kapı gibi yaratmıştır. Bir şeyin hasıl olmasına sebep olan şeyi yapmayıp da sebepsiz olarak gelmesini beklemek, kapıyı kapayıp pencereden atılmasını istemeye benzer ki, bu, akla ve dine uygun değildir.

Allahü teâlâ, insanların, ihtiyaçlarına kavuşmak için bu sebepler kapısını yaratmış ve açık bırakmıştır. Tesiri kesin olan ilaçları kullanmamak tevekkül değil, ahmaklıktır, haramdır.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Her hastalığın ilacı vardır. Yalnız ölüme çare yoktur.) [Taberani]

Hazret-i Musa, hastalanınca, “İlaçsız da Allahü teâlâ şifa verir” diyerek ilaç kullanmadı. Allahü teâlâ (İlaç kullanmazsan şifa ihsan etmem) buyurdu. İlacı kullanınca iyi oldu. Fakat sebebini merak etti. Allahü teâlâ, (Tevekkül etmek için, benim âdetimi, hikmetimi değiştirmek mi istiyorsun? İlaçlara tesir veren kimdir? Elbette tesirleri yaratan benim) buyurdu. (K. Saadet)

Doktora gitmeli, ilaç kullanmalı; fakat, doktora ve ilaca güvenmemeli, şifayı Allahü teâlâdan istemelidir! İlaç kullanıp da iyi olmayan, ameliyat masasında ölen az değildir.
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(İmanınız varsa, Allah’a tevekkül ediniz!) [Maide 23]

(Tevekkül edene, Allah kâfidir.) [Talak 3]

Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
(Allahü teâlâya hakkıyla tevekkül etseydiniz, sabah aç kalkıp, akşam tok dönen kuşlar gibi sizi de rızıklandırırdı.) [Tirmizi]

Hazret-i İbrahim’in, mancınıkla ateşe atılırken, Hasbiyallah ve ni’mel vekil dediği hadis-i şerifle bildirilmiştir. [Bana Allah’ım yetişir, O ne iyi vekil, ne iyi yardımcı demektir.] Ateşe düşerken Hazret-i Cebrail gelip, “Bir dileğin var mı?” diye sorunca, “Var, fakat sana değil” diyerek sözünün eri olduğunu gösterdi. Bunun için âyet-i kerimede, (Sözünün eri olan İbrahim) diye övüldü. (Necm 37)

Tevekkül, kalb işidir, imandan meydana gelir. Allahü teâlânın lütuf ve ihsanının pek çok olduğuna iman etmekle hasıl olur. Bu hâl, kalbin vekile itimat etmesi, güvenmesi, ona inanması ve onun ile rahat etmesidir. Böyle bir insan dünya malına gönül bağlamaz. Dünya işlerinin bozulmasından dolayı üzülmez. Rızkından endişe etmez. Mesela, iftiraya uğrayan biri, mahkemeye düşünce kendine bir avukat tutar. Üç şeyde avukata güvenirse, bu kimsenin kalbi rahat eder. 1- Avukatı, ona yaptıkları iftirayı iyi bilir. 2- Avukatı doğruyu söylemekten korkmaz. 3- Avukatın bunu canla başla savunacağına inanır. Avukatına böyle inanır, güvenirse kendi ayrıca uğraşmaz. (Allah bize yetişir. O ne iyi vekildir) âyetini iyi anlayıp, “Rızık takdir edilmiş, vakti gelince bana yetişir” der. Demek ki, çalışmadan tevekkül dinimizde yoktur.
alıntı; leadridost

06 Temmuz 2009

Sabır her yerde güzeldir; ama aile içinde bir başka güzeldir...

Rabb’imiz aile içinde sabır imtihanıyla karşılaşanlara büyük mükafatlar veriyor. Çünkü aile içindeki sabır, yuvanın mutluluğu uğruna göze alınıyor. Rabbimiz müslümanın yuvasının bozulmasını sevmiyor.

Evet, sabır her yerde güzeldir; ama aile içinde bir başka güzeldir…
- Neden aile içinde bir başka güzeldir?
Çünkü aile içindeki sabır sadece sabredenin kendisini değil, aile bireylerinin hepsini de ilgilendiriyor, bir bakıma yuvanın mutluluğu uğruna göze alınıyor bu sabır. Bu bakımdan aile içindeki sabrın değeri Allah yanında da bir başka özellik ve güzellik taşıyor…


Aslında ailede ideal olan, birinin ötekini sabra zorlamaması, ortak kararlarla hareket edip yine ortak kararlarla hayatın yaşanmasıdır. Ancak bu ideal maalesef her yerde, her zaman gerçekleşmiyor.


Çoğu yerde aile içinde birilerinin sabır kahramanlığını üstlenmesiyle yürüyor bu birliktelik. Bu durumda elbette iki taraf da eşit değildir. Sabra zorlayan zalim, sabretmeye mecbur kalanlar da mazlum durumuna düşüyor. Allah yanında ise zalimi bekleyen ceza, mazlumu bekleyen de mükafattır!..
Hem de nasıl mükafat?
Rabb’imiz aile içinde sabır imtihanıyla karşılaşanlara, başka ameliyle kazanamayacağı kadar büyük mükafatlar veriyor; hanımefendi sabrediyorsa sabrının şiddeti nispetinde Cennet hanımlarının ablalığı makamına doğru yükseltiyor, beyefendi sabrediyorsa Cennet gençlerinin ağabeyleri derecesine doğru yüceltiyor verdikleri sabır imtihanı sebebiyle.
- Neden bu kadar büyük mükafat veriliyor ailede sabır imtihanını verenlere?

- Çünkü Rabbimiz Müslüman’ın yuvasının bozulmasını sevmiyor, “En sevmediğim helal, boşama kelimesidir.” buyurarak, aile birliğinin bozulmasını önleyen sabır kahramanlarını, sabrının şiddeti nispetinde Cennet dereceleriyle ödüllendiriyor.

Ancak, sahibini Cennet’e götürecek olan bu sabrın içinin boşaltılmaması şarttır!..

İnanmış insanın, içini Cennet müjdeleriyle doldurduğu sabır ile, bu müjdelerden boşaltılmış sabır aynı rahatlığı sağlamaz. İçi İlahi müjdelerden boşaltılan sabır, sahibine işkence hayatı yaşatır, sabrederek ebedi hayatımı kazanıyorum sevincini hissettirmez, sinir zafiyetine maruz bırakabilir.

Bu sebeple, sabrın içi boşaltılmamalı, sabrederken bile bir manevi lezzet alıp başka amelleriyle kazanamadığı ahiretini göze aldığı bu sabrı sayesinde kazandığını düşünmeli, üzülerek değil sevinerek sabretmelidir.

Sabrın içinde Cennet kazandıran mükafatları keşfeden maneviyat büyüklerinden iki sabır örneği vereceğim burada. Bakalım sabrı nasıl anlıyor, nasıl isteyerek tercih ediyorlar görelim… Şarkın duası makbul velisi Bişri Hafi’ye derler ki:

- Size gelen hastalara dua ediyorsunuz, iyi oluyorlar; ama kendiniz hastalıktan bir türlü kurtulamıyorsunuz. Biraz da kendiniz için dua etseniz ya?

Şöyle cevap verir sabır kahramanı büyük veli:

- Sabırla neler kazandığımı bildiğimden dolayı kendime dua edip de kazandığımı kaybetmek istemiyorum. Sabrın neler kazandırdığını bilemeyenlere ise dua ediyorum sabırsızlık edip de kazanma yerine kaybetmesinler diye.
İşte büyük veli, sabrı böyle tarif ve tercih ediyor, sabır içinde böyle mutluluk duyuyor.

İçi boşaltılmayan sabır sahiplerinden bir örneği de bizim ‘Yeni Aile İlmihali’nden vereyim. Belki hatırlayacaksınız bu sabır kahramanını da…

Semerkant’ın bu muhterem aliminin hanımıyla arası hoş değilmiş. Durumu bilen komşulardan telkinler gelmiş:
-Efendi hazretleri demişler, sana denk olmayan bu çenesi düşük hanımı bırak, ilmine denk düşen bir hanım al. Kim olsa sana kızını verir, evlenmekte hiç zorlanmazsın…

Sabrın hep sonunu düşünen alimin cevabı şöyle olur:
- Bu hanımı bırakırsam ikimiz de kaybederiz. Hanım benim gibi sabırlı birini bulamaz kaybeder. Ben de bu hanıma gösterdiğim sabırla kazandığımı bulamaz kaybederim.

Aile içindeki sabrın özelliğini bilen alim sözlerini şöyle bağlar:
- Yoksa der, siz aile içindeki sabrın, Cennet kazandıran özelliğini bilmiyor musunuz?

İşte böyle… Sabrın içindeki kutsal karşılığı boşaltırsanız sabır sizin için sinir savaşı halini alır. Ama Cennet kazandıran özelliğine inanarak sabrederseniz, başka amelinizle kazanamadığınız Cennet’i bu sabrın kazandırdığını düşünür, gerginliğinizi azaltır, mutluluğunuzu çoğaltabilirsiniz.

Elbette bu, ideal olan birlikteliği bulamadığınız takdirde böyle...

05 Temmuz 2009

Hz. Muhammed (s.a.s)'in ikinci hanımı Hz. Sevde

Hz. Muhammed (s.a.s)'in ikinci hanımı.
Kureyş kabilesinin Amir b. Luey koluna mensup Zem'a adında birinin kızıdır. Sevde, Süheyl b. Amr'ın kardeşi Sekran ile evlenmişti. Kocasından önce İslâm dinini kabul etmiş ve bir süre sonra eşinin bu dini seçmesinde önemli rol oynamıştır. Mekke'de müslümanlara işkence ve eziyetin yoğunlaştığı bir sırada Sekran, hanımını da alarak Habeşistan'a gitmiş, ancak bir süre sonra orada ölmüştü.

Sevde, eşinin ölümünden sonra Mekke'ye döndü. O sırada Hz. Hatice yeni vefat etmişti. Hz. Muhammed (s.a.s)'in bakıma muhtaç çocukları vardı. Hz. Hatice'nin vefat yılına "Hüzün yılı" adını veren Allah'ın Rasûlü çok sarsıntılı günler geçiriyordu. Hz. Peygamber (s.a.s)'in bu durumu herkes tarafından farkediliyordu. Rasûlüllah'ı son derece kederli gören Hâkim'in kızı ve Osman b. Maz'un'un hanımı Havle, O'na, bir hayat arkadaşı bulmayı teklif etmiş, O da kabul etmişti. Hz. Peygamber (s.a.s), Sevde'nin iman konusunda gösterdiği sıkı ve vefâkâr tutumundan son derece etkilenmiş ve ona duyduğu takdiri ve verdiği yüksek değeri, nikâh teklifinde bulunarak göstermişti. Hz. Sevde, Peygamberimizle evlendiği sıralarda elli yaşında bulunuyordu. Evlilik Hicretten üç yıl önce gerçekleşmişti. Nikâh akdi için Hz. Peygamber, Sevde'nin evine gitmiş ve onun babası tarafından nikâhları kıyılmıştı. Rasûlüllah'ın eşine takdim ettiği mehir, dört yüz dirhem tutarındaydı. Hz. Sevde'nin, önceleri müşrik iken hak dini seçen bir erkek kardeşi vardı.

Hz. Sevde, evlendikten sonra Peygamberimizin çocukları ile meşgul olmuş ve onlara analık şefkati göstermek suretiyle büyütmüştür.
Hz. Muhammed (s.a.s)'in ikinci hanımı olma şerefini kazanan Hz. Sevde, en kuvvetli rivâyete göre, Hz. Ömer (r.a)'in hilâfeti sırasında H.19/M.640 yılında vefat etmiştir.
Hz. Sevde uzun boylu, vücutça ve hareketçe ağır bir hanımdı. Seri bir şekilde hareket edemediğinden dolayı, Vedâ haccında Müzdelife'den ayrılınacağı zaman o, herkesten önce yola çıkmak için izin istemişti. Öte yandan Hz. Sevde'nin en önemli meziyetlerinden biri cömertliği idi. Bu konuda Hz. Aişe hariç, diğer hanımlar arasında en ön sırada yer alıyordu. Bir gün Hz. Ömer, Hz. Sevde'ye bir kese göndermişti. Hz. Sevde, kesenin içinde ne bulunduğunu sordu. Para olduğunu öğrenince, bu paranın derhal fakirlere dağıtılmasını emretti.
Kendisini diğer Peygamber hanımlarından ayıran bir husus da, itaat ve teslimiyette çok ileri gitmesiydi. Ayrıca Hz. Sevde, Hz. Peygamber (s.a.s)'den hadis rivâyet eden kişiler arasında yer alır. Ancak kendisinden rivâyet olunan hadislerin sayısı beşi geçmez. Buhârî bu hadislerden birini kitabına almıştır. Abdullah b. Abbas, Yahya b. Abdurrahman ve Es'ad b. Zürâre Hz. Sevde'den hadis rivâyet etmişlerdir.


Hz. Sevde, vefatından önce kendi oturduğu odayı, buna bitişik odada oturan dostu Hz. Aişe'ye vasiyet etmişti. Böylelikle Hz. Aişe, kendi yattığı odanın bir tarafında, Hz. Peygamber (s.a.s) medfun bulunduğu için iyice sıkışmış olduğu yerini genişletme imkânı elde etmiş oldu.
İslâm tarihinin önemli kaynaklarından biri olan İbn Hişam'ın "es-Sîretü'n-Nebeviyye" sinde bu bilgilerin dışında bazı haberlere rastlanmaktadır. Buna göre, Hz. Sevde evlendikten bir süre sonra, Hz. Peygamber (s.a.s) ve kızları ile münasebetlerinde bazı aksamalara meydan veriyordu. Yine aynı kaynakta, Rasûlüllah'ın Hz. Sevde'yi boşamaya niyetlendiği olayına da yer verilir. Hz. Sevde, ölen eşinin kardeşi Süheyl b. Amr'ı Bedir savaşı esirleri arasında ve elleri bağlı olarak görünce şöyle dediği nakledilir: "Ey Ebâ Yezid! Kendinizi nasıl teslim ettiniz? Şerefinizle ölemediniz mi?" Hz. Peygamber bunu duyunca ona: "Sevde! Sen Allah'a ve Rasûlüne karşı mı geliyorsun?"deyince Sevde: "Ey Allah'ın Rasûlü! Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, Ebû Yezid'i böyle görünce bunları söylemekten kendimi alamadım" cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.s) Sevde'yi boşamaya niyetlendi, ancak Sevde ona: "Ya Rasulallah, beni boşama! Merhameten nikâhında tut! Beni kaybolmakla yüzyüze bırakma" diye yalvardı. Hz. Peygamber de onun bu ricasını kabul etti. Yine İslâm kaynakları, bu hadiseden sonra Hz. Muhammed (s.a.s) ile evlilik hayatlarının pürüzsüz bir şekilde devam ettiğinde müttefiktirler.

Kısaca Hz. Sevde, Peygamberimize Hz. Hatice'nin üzüntüsünü hafifleten, ev işlerine bakan, altı çocuğa analık görevini yerine getiren ve en önemlisi "mü'minlerin annesi" ünvanını kazanan bir hanımdır.

(İbn Sa'd, Tabakâtül-Kübrâ, Beyrut, t.y., VIII, 52-58; İbnül-Esîr, el-Kâmil fi't-Tarih, çev. M. Beşir Eryarsoy, İstanbul 1985, II, 138 v.d; Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İstanbul 1980, II, 730-731; Mevlana Şiblî, Asr-ı Saadet, çev. Ö. Rıza Doğrul, İstanbul 1981, II, 138-140).
Mefail HIZLI

Popüler Yayınlar

Blog Widget by LinkWithin

İslam İlmihali