Hz. Musa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hz. Musa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Temmuz 2010

ŞEHİD OLANLAR ALLAH'IN EN SEVGİLİ KULLARIDIR

1.BÖLÜM

Geniş koridorlar, her zaman pırıl pırıl olduğu gibi her türlü konforla da donatılmıştı. İnsanların yaşamak için kümesi bile lüks bulduğu ülkede koridorlar tek başına uçurumları, ayrı-ğayrıları… göstermeye yetiyordu. Saray içindeki hiyerarşi bile koridorların darlığı ve genişliğiyle anlaşılabiliyordu. Her koridor başında ve Firavun ile ailesinin odalarına açılan kapı önlerinde ek nöbetçiler bulunuyordu.

Saray, insanların yaşadığı merkeze üstten bakar bir noktada ve uzakçaydı. Şehirden saraya çıkan yolun daha başında nizamiye kurulmuştu. Saray çalışanları hariç herkes, değil saray kapısına varmak, saraya giden 2-3 kilometrelik yoldan bile çevrilirdi. Firavun halka uzaktı.. Uzaklığının, üstten bakarlığının, kibrinin bu şekil yansıması gayet doğal bir neticeydi. Halka uzaktı çünkü Hakk'a uzaktı.

İlah (!) olduğunu deklare edip kendisine tapınmayı emretmeden 50 yıl önce Mısır ülkesinde putları yaygınlaştırmış, onlarca ilah arasında kendi ilahlığını meşrulaştırmıştı. Bununla, yani çok ilahlılıkla kendi ilahlığına karşı refleksleri önlemeyi amaçlamıştı. Öyle ya onlarca ilahtan sonra ha bir eksik ha bir fazla.. ne fark ederdi ki.. Üstelik çok tanrılı bir toplumda itikattan ve bu itikadın beraberinde getireceği sorgulamadan, fikretmeden, direnmeden bahsedilemezdi.. Birileri çıkar bir şeye ilah derdi. İlah olurdu. Firavun bu kurnazlıkla çok ilahlılığı yaygınlaştırıp kendi ilahlığına zemin hazırlamış oluyordu.

Her şeyin bir tanrısı vardı. Ölülerin, madencilerin, aşk ve neşenin, suların, adaletin, savaşın, hasadın, toprağın….Bir de sözde Mısır'ın…

Haşa bir ilah düşünün halkına uzak, soğuk, zalim, üstten bakan, acımasız ve gaddar.. Halkı Firavun'u böyle kanıksamıştı. Musa (as)'ın dinine tabi olmayanlar korkudan, sindirilmişlikten, menfaatten veya kurulmuş düzenin kendi keselerine de akan rantından dolayı Firavunun sözde ilahlığına kayıtsız ve sessizdiler. Çok tanrılı dinin takibini rahipler yapardı. Mısır kralları tarafından çok zengin hale getirilen rahipler, halk tarafından tanrılara kesilen kurbanlar ve adanan hediyelerle bol bol geçiniyor mabetlerdeki ferah yerlerde yaşıyorlardı. Angarya işlerde çalışmaktan, vergiden ve askerlikten muaftılar. Çok olan tanrılara anlayacağınız içten sadık olan yoktu. Ezici bir kısım ruhlarını sattıran ölüm korkusuyla, elit tabaka ise gölge tanrıların kaymağını yemekle meşguldü. Böyle gelmiş böyle gidiyordu. Ezen memnun, ezilen kaderine razı... Mısır'dan sonra daha çok ülkelere sıra gelecekti. Düzenler kurulacak, bu düzenleri kuranlar ilahlaştırılacak, zindandan tâ darağaçlarına kadar saraylardan, şatolardan, köşklerden projeler çizilecekti…

Ama…! Bir kımıltı vardı Mısır ülkesinde, sokaklarında, varoşlarında. Musa asasıyla dönmüştü hicretten. O döneli hücre ıssızlığına, başkaldırı nuruna bürünmüştü evlerden bazıları. Sessiz tevhidi bir çığlık akort yapıyordu Mısırda. LA İLAHE İLLALLAH MUSA KELİMULLAH..!

Can alıcı bir ezgi, gür bir seda olacağı, pişeceği, kıvamına geleceği, halkın özellikle İsrail oğullarının kahredici kanıksayıcılığını şuura inkılab edeceği, tavını alacağı günü bekliyordu "Mısır'da evler edinin" emr-i ilahisiyle…

Evlere birileri giriyor, birileri çıkıyordu. Tedbirli bakışlarla. İki önde bir arkada. Edinilen evlerin kapısı çalınmadan önce gözler önce devriye geziyordu. Sonra akrabalık/iş arkadaşlığı senaryo ediliyordu. Mü'minler Hz. MUSA (as) ile Mısır'da evler ediniyordu.

Firavun, saray baş casusunun acil notuyla tahtından dehlizli koridordaki ve kısıtlı sayıda özel giriş izniyle girilebilen odaya geçti.. Dudaklarını sol tarafa büküp sol gözünü kıstı. Yanağının sağ tarafında oluşan çizgilerin çirkinliğiyle odaya sahte ihtişamıyla girdiğinde baş casusun yanında bir başkasıyla kendisini bekler buldu. Öteki ise kula kulluğun zilleti, onulmaz korkuların acizliği, fıtrattan sapmışlığın zavallılığı ile kendisine tiksinti salan, alçaltan Firavun bakışlardan rahatsız bile olmuyor, el pençe, beli bükük, omuzları düşmüş halde hakirce siniyordu.

Firavun ne var, ne oldu, demeye kalmadan baş casus ve öteki secdeye kapandılar. İki yiyen, içen, uyuyan, bir yiyen, içen, uyuyanı tazim ediyordu. Firavun önünde secdeye kapanmış iki adama baktı. "Evet" diyordu göğsünde kaynayan nefis "Ben, Benim"

Sonra komut verip bu kadar yeter dercesine kalkmalarını emretti.

Firavun: Ne var, ne oldu, böyle acil olan ne?

Baş Casus: Ey Horus'un oğlu! (1) Set' in (2) köleleri işi iyice azıttılar. Geçen gün de size arz etmiştim; geceleri evlerde toplanıp Set'in en büyük adamı Musa'nın öğretilerini konuşuyorlar.

Firavun: Ne var bunda? Size, tüm imkan ve adamlarınızı seferber edip her evi, evlere giren çıkan herkesi hatta sinekleri bile tanımanızı ve emrimi beklemenizi söylemiştim ya! Günü gelince hepsinin kökünü birden kazıyacağım. Öyle ki Set bile şaşıracak her şeyin bilgisine nasıl da ulaştığıma. Horus'un (3) yardımına da gerek duymayacağım.. Ha..! Ha..! Ha..!

Kahkahasını atarken sırtını geriye doğru iyice çekip karnını şişirdi. Hesapları vardı zalimce ve kan kokan. Mazlumların, Musa ve ümmetinin hakkında kurguları vardı tarihe geçecek, Osiris'e (4) çok iş çıkaracak..

Ama..! Göklerden nazil olmaya başlayan bir ince hesap daha vardı ucu Kızıldeniz'e dayanan. Cibril (as) kanatlarını germişti bile edinilen evlere. Ve belki saraya dahi.

Nitekim boğaz düğümünden, şeytanın nefes kattığı kahkahaları daha duvarlarda yankılanmaktayken "baş casus nasıl söyleyeceğim" diye tırnaklarını kemirip bir çırpıda söyledi kötü haberi..

Baş Casus: Set'in köleleri saraydan bazılarının ruhunu satın almış. Musa'nın hücrelerinden sarayınıza kıvılcımlar düştü Efendim Hazretleri.

Dondu.. Kala kaldı Firavun.. Gözü en son baktığı noktada dondu. Ciğerlerine çektiği son nefes soluk borusunda kaldı. Kanı damarlarında, ağzı açıkta kaldı. Havaya saldığı son kahkaha odanın tam ortasında, duvara yetişip çarpmadan öylece kaldı, durdu. Tek duyulan baş casusun ve ötekinin paniklemiş kalp atışları ve tir tir titreyen vücutlarındaki elbise hışırtılarıydı.

Yıllara bedel bir iki saniyeden sonra şaşkınlıktan saç telleri havaya dikilmiş bir halde, gözbebeklerinde korkunun çizdiği taslaklarla "Nee!" diyebildi. "Sarayıma kadar dadandılar haa!"

Baş Casus : E….E…E-vet efendim hazretleri. Sekhmet (5) sizi korusun. Elimizde sağlam istihbarat var.

Bir kara yüz, kara cübbesi, kara kokusuyla ensesinde bitti Firavunun. Fısıldadı sol kulağına; "Kullarının önünde bu panik ve telaş Mısır'ın ilahına yakışıyor mu ?"

Önce uykudan uyanmışçasına gözleriyle sonra da tüm vücuduyla silkelendi. "Benim bu korkmuş halim ve şaşkınlığım olumsuz etkiler kullarımı" diye sessizce düşünüp korku çiziklerini çatık kaşlar ve sinirden şişmiş avurduyla kamufle etti.

Firavun: Peki (Salomeyi kastederek) Bu kulum oranın saraya açılan gizli bir dehliz olduğunu nerden biliyor?

Sorusunu, yanlış istihbarat arayıp kendini rahatlatmak için sormuştu ama alacağı cevap onu iyice afallatmıştı.

Baş Casus: O bilmiyordu Efendim Hazretleri.. Komite sorumlusuna bu istihbaratı ilettiğinde "Esrarengiz bir yere girip gözden kayboldu, kaçırdım elimden" diye rapor etmiş. Ben duyunca huylandım, çünkü tarif ettiği bölge acil durumlar için inşa ettirdiğiniz gizli dehlizlerden Kızıldeniz yönüne açılan dehlizle örtüşüyordu. Bizzat onunla gittim aynı güzergahı takip ettik.. Ptah (6) dehlizine ulaştık.

Firavun elini arada bir ağzına götürüyor, küçük öksürükler bırakıyordu. Aslında paniğini kendince saklıyor, şaşkınlığını daha önemlisi içini kemirmeye başlamış olan korkularını gizlemeye çalışıyordu. O haykıran, höyküren adam gitmiş yerine ne kadar gayret gösterse de kekelemeye başlamış bir zavallı gelmişti.

Firavun: Pe… Pe-ki bu kişinin saray ehlinden olduğu sonucuna nasıl vardınız. O dehlizleri inşa eden tüm işçi ve mimarları bizzat öldürtmüştüm.

Baş Casus: Efendim Hazretleri sorun da bu ya! O dehlizleri sadece ve sadece sizin bilmesini istedikleriniz biliyor. O dehlizden giren saray ehlinden biriydi. Musa'nın evlerinden birine gitti ve sonra geri döndü. Yani sarayda ikamet eden kullarınızdan bir ama Set'e ruhunu satmış. Hem hiç kimsenin dehliz giriş-çıkışlarını rastlantı ile bulmasına imkân yok. Takdir edersiniz ki dehliz giriş-çıkışları en mükemmel şekilde kamufle edilmiş. Hem Salome'nin anlattıklarına bakılırsa dehlizden içeri kendi kapısından evine girer gibi aşina imiş. Ayrıca saray dışından birinin bu şekilde rahatça dehlize oradan da saraya sokulacağına ihtimal vermiyorum.

Firavun ikna olmuştu. İyi ama bu kişi dehlizi bilmesi gerekenlerden birisi miydi? Yoksa saray görevinin rahatlığıyla rastlantı ile mi keşfetmişti? Yoksa bilenlerden biri mi bu kişiye sırlarını ifşa etmişti? Öyleyse Musa'nın taraftarları sarayda bir kişi değildi anlamı çıkar. İki kişiler mi yoksa daha fazla mı? Sorular beynini kemiriyor. Her soru başka soru işaretleri oluşturuyordu. Nihayet akıl etti ve sordu baş casusa:

-Kim peki bu şahıs?

Saray baş casusu başından beri korktuğu ve nasıl cevap vereceğini bilmediği soruya muhatap olmuştu. Çünkü ajan Salome yüzünü net görmemişti. Görmüş olsaydı bile tanıyamazdı zaten. Salome, İsrailoğulları mahallesinde, çarşıda pazarda, diğer varoşlarda yaşayan sinekleri bile tanırdı. İşinin karşılığı aldığı çil çil Mısır altınları yeteneğinin sırrıydı.

İşi ne miydi?

Tanımak, fişlemek, gammazlamak… Kendi ırkına, insanlarına, eşyaya, fıtrata ihanet yani; aynı kaderi yaşamaya zorlandığı insanlarını, köleleştirene satmaktı işi.

Akşamlara-sabahlara kadar gezer, gözleri fırıl fırıl döner, bazen insanlara dostça yaklaşır sohbet arası ağız yoklar, bazen Musa( as)'ın evlerinden birinin önünde tezgah kurar yumurta satardı.. Başka bir deyişle kendinden olanları, kendinden olmayanlara satardı.. Benliğini, insanlığını yani.

Cevap alamamış olmak onu iyice korkutmuştu korkutmasına rağmen ama o korkusunu öfke olarak dışarı vurdu;

Kimdi o?

Dipnotlar:
1-Nur (ışık) İlahı
2-Kuraklık ve kötülük tanrısı
3-Kâinatı aydınlatan ve canlandıran Horus, tahrip ve kötülük tanrısı Set ile hep savaş halindedir. Horus her zaman kazanır ama Set de hiç ölmez.
4-Ölüler tanrısı
5-Savaş tanrıçası
6-Artist ve madencilerin tanrısı

DEVAM EDECEK
Kaynak..: http://www.inzardergisi.com

08 Temmuz 2009

Tevekkül

Tevekkül

Tevekkül, dinimizin bildirdiği sebeplere yapıştıktan sonra neticeyi sebeplerden değil, sebepleri yaratandan beklemektir. (Bir işe başladığın zaman, Allahü teâlâya tevekkül et, Ona güven!) âyet-i kerimesi, tevekkül ile beraber azmederek çalışmak gerektiğini gösteriyor. (Al-i imran 159)

Tevekkül, herhangi bir işin, dinen, örfen sebeplerine yapışarak gayret gösterip, neticeye ihlasla teslim olmaktır. Yani sonucu Allahü teâlâdan beklemek ve bu sonucun kendisi için mutlaka hayırlı olduğuna inanmaktır. Doğru sebebe yapışan doğru netice alır.

Tevekkül, değiştirilmesi insan gücünün dışında olan üzücü olayları, ezelde takdir edilmiş bilip, üzülmemek, Allahü teâlâdan geldiğini düşünerek seve seve karşılamaktır. İnsan, bir işin neticesinin iyi mi, kötü mü olacağını bilemez. Hayır sandığı çok şey, şerle, şer sandığı çok şey de, hayırla neticelenebilir. Muhakkak şu işim olsun diye ısrar etmemeli, “Hayırlı ise olsun” demelidir.

Allahü teâlâ, kimseye muhtaç olmamak için çalışmayı, hasta olmamak için tedbir almayı, hasta olunca ilaç kullanmayı, görebilmek için ışığı sebep kılmıştır. Sebebi, istenilen şeye kavuşmak için bir kapı gibi yaratmıştır. Bir şeyin hasıl olmasına sebep olan şeyi yapmayıp da sebepsiz olarak gelmesini beklemek, kapıyı kapayıp pencereden atılmasını istemeye benzer ki, bu, akla ve dine uygun değildir.

Allahü teâlâ, insanların, ihtiyaçlarına kavuşmak için bu sebepler kapısını yaratmış ve açık bırakmıştır. Tesiri kesin olan ilaçları kullanmamak tevekkül değil, ahmaklıktır, haramdır.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Her hastalığın ilacı vardır. Yalnız ölüme çare yoktur.) [Taberani]

Hazret-i Musa, hastalanınca, “İlaçsız da Allahü teâlâ şifa verir” diyerek ilaç kullanmadı. Allahü teâlâ (İlaç kullanmazsan şifa ihsan etmem) buyurdu. İlacı kullanınca iyi oldu. Fakat sebebini merak etti. Allahü teâlâ, (Tevekkül etmek için, benim âdetimi, hikmetimi değiştirmek mi istiyorsun? İlaçlara tesir veren kimdir? Elbette tesirleri yaratan benim) buyurdu. (K. Saadet)

Doktora gitmeli, ilaç kullanmalı; fakat, doktora ve ilaca güvenmemeli, şifayı Allahü teâlâdan istemelidir! İlaç kullanıp da iyi olmayan, ameliyat masasında ölen az değildir.
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(İmanınız varsa, Allah’a tevekkül ediniz!) [Maide 23]

(Tevekkül edene, Allah kâfidir.) [Talak 3]

Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
(Allahü teâlâya hakkıyla tevekkül etseydiniz, sabah aç kalkıp, akşam tok dönen kuşlar gibi sizi de rızıklandırırdı.) [Tirmizi]

Hazret-i İbrahim’in, mancınıkla ateşe atılırken, Hasbiyallah ve ni’mel vekil dediği hadis-i şerifle bildirilmiştir. [Bana Allah’ım yetişir, O ne iyi vekil, ne iyi yardımcı demektir.] Ateşe düşerken Hazret-i Cebrail gelip, “Bir dileğin var mı?” diye sorunca, “Var, fakat sana değil” diyerek sözünün eri olduğunu gösterdi. Bunun için âyet-i kerimede, (Sözünün eri olan İbrahim) diye övüldü. (Necm 37)

Tevekkül, kalb işidir, imandan meydana gelir. Allahü teâlânın lütuf ve ihsanının pek çok olduğuna iman etmekle hasıl olur. Bu hâl, kalbin vekile itimat etmesi, güvenmesi, ona inanması ve onun ile rahat etmesidir. Böyle bir insan dünya malına gönül bağlamaz. Dünya işlerinin bozulmasından dolayı üzülmez. Rızkından endişe etmez. Mesela, iftiraya uğrayan biri, mahkemeye düşünce kendine bir avukat tutar. Üç şeyde avukata güvenirse, bu kimsenin kalbi rahat eder. 1- Avukatı, ona yaptıkları iftirayı iyi bilir. 2- Avukatı doğruyu söylemekten korkmaz. 3- Avukatın bunu canla başla savunacağına inanır. Avukatına böyle inanır, güvenirse kendi ayrıca uğraşmaz. (Allah bize yetişir. O ne iyi vekildir) âyetini iyi anlayıp, “Rızık takdir edilmiş, vakti gelince bana yetişir” der. Demek ki, çalışmadan tevekkül dinimizde yoktur.
alıntı; leadridost

15 Haziran 2009

Hz. Musa ve Karun'un Hazineleri

KARUN"UN HAZİNELERİ
--
Hz. Musa Aleyhisselâmın, hem amca oğlu, hem de eniştesi olan Kâarun, önceleri Musa Aleyhisselâma iman ediyordu. Gündüzleri oruç tutar ve geceleri de namaz ile meşgul olurdu. Ve lâkin çok fakir ve ehl-i iyaline bakmakta zorluk çekerdi. Hak Celle ve Âlâ Hazretleri Musa Aleyhisselâma Tevrat'ı şerifi altun ile yazmasını emir buyurunca, Hz. Musa:

- Ya Rabbî, halimi biliyorsun, ben fakirim diye tazarrû etti.

Bunun üzerine Cenabı Hak Hz. Musa'ya simya ilmini öğretir ve Hz. Musa da o emri yerine getirir. Daha sonra Hz. Musa Aleyhisselâm Kâarun'un fakirliğini ve ehl-i iyalinin çekmekte olduğu sıkıntıyı düşünerek, hem bedenî hem de mâlî ibadetini yerine getirip ecir sahibi olmasını düşünerek O'na da simya ilmini öğretir.

Kâarun ilm-i simyayı öğrenir öğrenmez, kâr-ı ibadet bu imiş diyerek nihayetsiz mal sahibi oldu. Bir rivayette, hazinelerinin anahtarlarını 70 ve diğer bir rivayette 100 deve götürürdü. Mücahid (R.A. da derki, her bir anahtar ile 70 hazine kapısı açılırdı.

Kâarun her hangi bir yere gidecek olsa, altun elbiseli ve altun lalıçlı 1000 erkek ve 1000 kadın dört bir tarafında giderlerdi. Velhasıl Benî İsrail iki kısmı olup, bir kısmı Musa Aleyhisselâmın, bir kısmı da Kâarun'un taraftarı idiler.

Bu hal içerisinde Kâarun, nafile ibadetleri bırakmış ve farzları da acele kılmaya başlamıştı.

Nihayet Kâarun'un zekat vermesi hakkında vahy-i ilâhî gelir ve Hz. Musa Aleyhisselâm bunu Kâarun'a tebliğ eder. Kâarun malının zekâtını hesab edince, bakar ki çok büyük bir yekûn tutuyor. Kalbi dünya sevgisine meyleder ve muhabetullah gider. Bir türlü o zekâtı veremez.

Hz. Musa Aleyhisselâm, O'na giderek, emr-i ilâhîye itaat etmesini, dünya sevgisini Hz. Allah'ın muhabbetine tercih etmemesine dâir pek çok nasihat eder. Fakat Kâarun bunlara hiç kulak vermez. Hatta Hz. Musa Aleyhisselâma buğzederek, haşa iftira etmeyi tasarlar. Ve:

- Ya Musa, Mısır ehlini toplayalım ve o cemaat içinde seninle bahis edelim. Eğer açık delil ile bana gâlib olursan, malımın zekâtını veririm. Ve eğer ben sana gâlib olursam, sen de bundan sonra peygamberlik davasından vazgeçip bir köşeye çekilirsin, der.

Kâarun hemen güzel bir fahişe kadını kandırarak, Hz. Musa ile mübahese edeceğimiz mecliste bulunup, cemaat içinde «Ya Musa, benimle filan vadide zina etmedin mi? Hatta üzerimdeki çocuk da senindir.» dersen, sana o kadar çok mal veririm ki, ölünceye kadar sana ve evladına yeter, diyerek kadını kandırır ve razı eder.

Ertesi günü Mısır ahalisi, Kâarun'un geniş olan evinde toplanırlar. Hz. Musa Aleyhisselâm da gelir. Cemaat Hz. Musa Aleyhisselâmdan biraz vaaz etmelerini arzu ederler. O da bir kürsü üzerine çıkarak vaaz etmeye başlar. Vaazının bir yerinde Şöyle buyurur:

- Bir kimse hırsızlık yaparsa elini keserim. Bir kimse eşkıyalık yapsa, başını keserim ve bir kimse evli olup zina etse taşlayıp helâk ederim.

Hemen dinsiz Kâarun ayağa kalkar ve «Ya Musa, sen de zina etsen ne yaparsın?» deyince, Hz. Musa Aleyhisselâm da «Eğer ben de (haşa) zina etsem, Cenabı Hak'kın emri bana bile böyledir.» der.

Bu arada, akılsız Kâarun o fahişeye işaret edip «Ya Musa senin zina ettiğine dâir, benim şahidim vardır. Zira şu kadın bana söyledi ki, sen bununla filan vadide zina etmişsin. Hatta karnındaki çocuk da senden imiş, diyerek, Hz. Musa'yı halk arasında mahcub etmek düşüncesi ile, o fahişeyi ayağa kaldırır. Ve ey kadın söyle ki bütün insanlar duysun,» der.

O kadın da söz verdiği gibi yalan ve iftiraya başlayacağı sırada, Cenabı Hak, O'nun lisanını döndürüp, iftira edeceği yerde şöyle anlatır:

- Ey Benî İsrail! Doğrusu Hz. Musa'nın bu işten haberi yoktur. Kâarun'un söylediği yalan ve iftiradır. Zira Kâarun, beni çağırıp bir Çok mal vadederek, bu yolda Hz. Musa'ya iftira etmemi tembih etti. Halbuki Hz. Musa, Kalîmullah'tır. Öyle bir zata böyle bir adiliği isnad etmeye Allah'tan korkarım.

Bunun üzerine Hz. Musa Aleyhisselâm gayretüllah ile gadablanıp:

- Ey Allah düşmanı: Bu iftiradan muradın nedir? Beni mahcub edip, Cenabı Hak'kın emri olan zekâtı vermemek midir? der ve kendi hanelerine döner. Secdeye varır ve münacât ederek «Ey bütün gizliliklere ve sırlara vakıf olan Rabbim! Kâarun'un iftirasını sen bilirsin, gayret senindir, der ve O'nun aleyhine dua eder. O anda Hz. Cibril gelerek:

- Ya Musa! Hz. Allah, Kâarun'un helaki için yeri emrine âmâde kıldı, diye haber verir.

Hz. Musa Aleyhisselâm kalkar ve doğruca Kâarun'un yanına gider. Kâarun melun, yüksek bir sedir üzerinde gurur ile oturmaktadır. Hz. Musa Aleyhisselâm asasını yere vurur ve «Yut» diye yere işaret eder. O anda yer Kâarun'un sedirini yutar ve melun üzerinden sıçrar. Tekrar «Ya yer yut» diye emredince, Kâarun'un dizlerine kadar yutar. Kâarun «Aman ya Musa!» diye yalvarmaya başlar. Fakat Hz. Musa asla iltifat etmez. Tekrar «Ya yer yut!» deyince, yer Kâarun'u ve kendisine tâbi olanları, bütün mal ve evladı ile beraber hepsini yutuverir.

Başka bir rivayette de, Hz. Musa'ya o iftirayı edip 4 bin adamı ile beraber sahraya çıkmıştı. Hz. Musa Aleyhisselâm, melunu yakalaması için yere emretmesiyle yer bir anda hepsini yutar. Hz. Musa Kâarun'un yalvarışlarına asla iltifat etmez.

Allahu Teâlâ Hazretleri «Ya Musa! Kâarun ve adamları senden dört defa yardım istediler. Kabul ve afvetmedin. Eğer ben azîmüşşana bir kerre, aman ya Rabbi, demiş olsalardı, hepsini afvederdim» buyurur.

Bunun üzerine Benî İsrail arasında, haşa Hz. Musa, Kâarun'un malına ve hazinelerine tama ederek O'nu yere geçirdi diye bir takım lakırdılar ettikleri için, Hz. Musa Aleyhisselâm yere tekrar «Yut» diye emredince, bu defa yer bütün mal ve hazinelerini de yutar.

Ehl-i işaret, Kâarun'un helakine sebeb üç şeydir, demişler. Birisi, dünya sevgisi. İkincisi, emr-i lâhîye muhalefetle zekâtı vermemesidir. Üçüncüsü de Hz. Musa Aleyhisselâma iftira etmiş olmasıdır.

Bir adama dünya teveccüh etse, fakir ve zayıflara ihsan etmekle malı eksilmez. Belki kat kat artar. Bir kimseden dünya yüz çevirse, o kimse dünyaya ne kadar hırsla sarılsa, yine de iki yakasını bir yere getiremez ve belki perişan olur.

Bu bakımdan kişi, az çok ne ise Cenabı Hak'kın ihsan ettiğine razı olup şükretmesi lâzımdır.


alıntı :; www.dinimekan.com

11 Haziran 2009

Peygamberlere İndirilen Kutsal Kitaplar


Peygamberlere İndirilen Kutsal Kitaplar

İlahî kitaplar ALLAH kelamı olmak bakımından aralarında farklılık bulunmamasına rağmen, hacimleri ve hitap ettikleri kitlenin büyüklüğüne göre, suhuf ve kitap olmak üzere ikiye ayrılırlar.

a) Suhuf

Sahife kelimesinin çoğulu olan suhuf, dar bir çevrede, küçük topluluklara, ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde indirilen birkaç sayfadan oluşmuş kü*çük kitap ve risalelere denilir. Kur'an-ı Kerîm'de Hz. İbrahim ve Musa’ya indi*rilen sayfalardan bahseden iki ayet vardır (en-Necm 53/36-37; el-A'la 87/14-19). Bunun dışında Kur'an'da ve mütevatir hadislerde suhuf ile ilgili bir bilgi bulunmamaktadır. Ebü Zer'den rivayet edilen bir zayıf hadise göre sayfaların sayısı 100 olup şu peygamberlere indirilmiştir. Hz.Adem’e 10 sayfa, Hz.Şit’e 50 sayfa, Hz.İdris’e 30 sayfa, Hz.İbrahim’e 10 sayfa (bk. Süyütî, ed-Dürrü'l-mensür, VIII, 489; Alüsî, Rühu'l-meani, XV, 141-142). Bugün bu sayfalardan elimizde hiçbir şey yoktur.

Suhufa göre daha hacimli ve kitap şeklinde olan ve evrensel mesajlar içeren ilahî kitaplar ise Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an olmak üzere dört tanedir.

b) Tevrat

Tevrat İbranîce bir kelime olup "kanun, şeriat ve öğreti" anlamlarına gelir. Hz. Musa’ya indirilmiştir. Esfar-ı Hamse ve şeriat kitabı da denilen Tevrat, Ahd-i Atîk veya Ahd-i Kadîm'in (Eski Ahit) ilk ve en önemli bölümünü teşkil eder. Tevrat'ın aslının ALLAH kelamı ve peygamberine indirdiği kutsal bir kitabı olduğuna inanmak her müslümana farz olup, bunu inkar etmek kişiyi küfre düşürür. Çünkü Kur'an-ı Kerîm'de Tevrat'ın ALLAH'ın kutsal kitaplarından biri olduğu açıklanmıştır: "Biz, içinde doğruya rehberlik ve nur olduğu halde Tevrat'ı indirdik..." (el-Maide 5/44).

Tevrat Hz. Musa aracılığıyla İsrailoğulları'na gönderilmiştir. Ancak onlar tarihte yaşadıkları kötü olaylar, maruz kaldıkları sürgünler ve esaretler sebebiyle Tevrat'ın ALLAH'tan gelen şeklini koruyamamışlardır. Tevrat'ın asıl nüshası kaybolunca, yahudi din bilginleri tarafından kaleme alınan Tevrat nüshaları ortaya çıkmıştır. Bugün elde mevcut olan Tevrat nüshaları çeşitli müdahalelere maruz kalmış, dolayısıyla ilahî kitap olma özelliğini önemli ölçüde yitirmiştir.

c) Zebur

Kelime olarak "yazılı şey ve kitap" anlamına gelen Zebur, Hz. Davud'a indirilmiş olan ilahî kitabın adıdır. Bu konuda Kur'an'da şöyle buyurulur:

"...Gerçekten biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık. Davud'a da Zebur'u, verdik" (el-İsra 17/55).

Zebur, ilahî kitapların en küçüğü olup, yeni dinî hükümler getirmemiştir. Bugün elde mevcut olan Zebur nüshaları, lirik söyleyiş ve ilahîlerden, ALLAH'a övgü ve hikmetli sözlerden ve birtakım nasihatlardan meydana gelmiştir. Eski Ahid'de yer alan Mezmurlar'ın bir kısmının Hz. Davud'a verilen Zebur olduğu kabul edilmektedir.

d) İncil

İncil kelime olarak "müjde" anlamına gelir. Hz. İsa aracılığıyla İsrailoğulları'na indirilmiştir: "Kendinden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak peygam*berlerin izleri üzerinde, Meryem oğlu İsa’yı arkalarından gönderdik. Ve ona, içinde doğruya rehberlik ve nur bulunmak, önündeki Tevrat’ı tasdik etmek, sakınanlara bir hidayet ve öğüt olmak üzere İncil’i verdik" (el-Maide 5/46).

İncil’e, ALLAH'tan Hz. İsa’ya indirildiği şekliyle inanmak imanın gereklerindendir. Fakat bugün İncil'in orijinal metni de diğer bozulmuş kitaplar gibi elde yoktur. Bozulmuş ve insanlar tarafından müdahaleye maruz kalmış şekli vardır. İncil Ahd-i Cedîd (Yeni Ahit) denilen Hristiyan kutsal kitabının ilk bölümünü teşkil eder.

Bir müslümana önceki kutsal kitaplarda bulunan bir hususun haber verilmesi durumunda eğer bu husus, Kur'an ve sahih hadislerdeki bilgilere uygunsa kabul edilir; değilse reddedilir. Ayet ve hadislerde hiç bahsedilmiyor ve İslam'ın temel prensiplerine de zıt düşmüyorsa Hz. Peygamber'in şu tavsiyesi doğrultusunda hareket edilir: "Ehl-i kitabı tasdik de etmeyin, tekzip de (yalanlamayın). Biz ALLAH'a, bize indirilene, İbrahim'e indirilene inandık deyin" (Buharî, "Tefsîr", süre: 2/11; "İ'tisam", 25).

e) Kur'an

ALLAH tarafından gönderilen ilahî kitapların sonuncusu olan Kur'an-ı Kerîm, son peygamber Hz. Muhammed'e indirilmiştir. Sözlükte "toplamak, okumak, bir araya getirmek" anlamına gelen Kur'an terim olarak şöyle tarif edilir:

"Hz. Peygamber'e indirilen, mushaflarda yazılı, Peygamberimiz'den bize kadar tevatür yoluyla nakledilmiş, okunmasıyla ibadet edilen, insanlığın benzerini getirmekten aciz kaldığı ilahî kelamdır". Bu tarifte bazı hususlar göze çarpmaktadır: "Peygambere indirilen" derken Hz. Muhammed kastedilmektedir. "Tevatür yoluyla nakledilmiş olan" derken, her devirde yalan üzerine birleşmelerini aklın imkansız gördüğü bir topluluk tarafından nakledildiği ve nesilden nesile böyle geçtiği için onun, ALLAH'a ait oluşunun kesinliği ifade edilmektedir. "Okunmasıyla ibadet edilen" derken de, okumanın ibadet olduğuna, namaz ibadetinde vahyedilen metnin okunması gerektiğine ve Kur’an tercümelerinin namazda okunmasının caiz ve geçerli olmadığına işaret edilmektedir.

Kur'an'ın Nüzulü

Kur'an-ı Kerîm, ALLAH Teala'dan Hz. Peygamber'e Cebrail aracılığıyla ve vahiy yoluyla indirilmiştir. Kolayca ezberlenebilmesi, kısa zamanda etrafa yayılması, manasının kolaylıkla anlaşılması, zihinlerde ve akıllarda derece derece bir gelişme ve alıştırma sağlaması, inançların ve değer yargılarının yavaş yavaş güçlenip kökleşmesi vb. sebeplerle, o bir defada toptan indirilmemiş, yaklaşık 25 senede, bölümler halinde indirilmiştir. Yüce ALLAH Kur'an'ın bir defada toptan indirilmeyişinin sebebini şöyle açıklamaktadır:

"İnkar edenler: Kur'an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi? dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık ve onu tane tane okuduk" (el-Furkan 25/32)

Ayetler doğrudan doğruya indiği gibi, çoğunlukla meydana gelen bir olayın hemen sonrasında olayı çözümlemek ve sorulan soruları cevaplamak için inerdi ki, ayetin inmesine sebep olan olay veya soruya "sebeb-i nüzul" (iniş sebebi) denilir.

Kur'an-ı Kerîm kendisinin, bir ayette ramazan ayında, bir başka ayette mübarek bir gecede, bir diğerinde de Kadir gecesinde inmeye başladığını haber vermektedir (bk. el-Bakara 2/185; ed-Duhan 44/1-3; el-Kadr 97/1). Kadir gecesinin ramazan ayında mübarek bir gece olduğu göz önünde tutulursa, ayetler arasında bir çelişkinin de bulunmadığı anlaşılacaktır.

--

Popüler Yayınlar

Blog Widget by LinkWithin

İslam İlmihali