nasihat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nasihat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

07 Temmuz 2009

Bin nasihatten, bir musibet evladır!

Sessizliği, hâkimin “gereği düşünüldü” sözü bozmuştu. Bir anda gözler hâkime çevrildi. İki genç de hâkimin ne söyleyeceğini merakla bekliyorlardı. Hâkim gayet ciddi, gözlüğün üzerinden her iki genci şöyle bir süzdükten sonra;

— Yaz kızım diyerek, kâtibe kanunların belli sayılarından bazılarını söyleyerek, şiddetli geçimsizlik nedeniyle Erol ve Nergis Kara’nın ayrılmalarına, Erol Kara’nın 1000 TL nafaka vermesine karar verilmiştir.

Erol, derin bir oh çekerek, nihayet kurtuldum diye düşündü. Büyük bir yük üzerinden kalkmış gibi hafif hissediyordu kendisini. Mahkeme çıkışı, avukatıyla görüştükten sonra arabasına atlayarak yola koyuldu. İşinden izin alarak tatile çıkacak, bütün yaşananları unutmaya çalışıp yepyeni bir hayata başlayacaktı. Fethiye’de lüks bir otelde yer ayırtmıştı. Bir haftalık tatil ona çok iyi gelecek, kendini toplamış dinamik, hayata dört elle sarılmış olarak geri dönecekti. “Evet, çok iyi bir karar verdim” diye geçirdi içinden.

Erol, hem araba kullanıyor hem de geçmişinin muhasebesini yapıyordu. Üniversiteden sınıf arkadaşıydı Nergis. Nasıl da sevmişlerdi birbirlerini. Evlenebilmek için babasını ne zor ikna etmişti. Babası, “Bize uygun değil bu kız, giyimiyle düşünceleriyle bizden çok farklı. Ne kadar, sen ne dersen yaparım dese de, yapmaz, yapamaz. Gel bu kızdan vazgeç!” demişse de dinletememişti. Ne kadar haklıymış meğer. Keşke babasını dinleseydi de, bunları yaşamasaydı.

Erol’un babası, zamanında çok çalışmış, hiçbir şeyi yokken çalışması ve Allahü teâlânın emirlerine uyması sebebiyle çok zengin olmuştu. Erol da, bu nimetlerden fazlasıyla nasibini almıştı tabii. Çalışmayı sevmediği için, hep okullarını ite kaka bitirmiş, hatta puanı tutmadığı için, babası, sırf oğlum üniversite mezunu olsun diye, dünyanın parasını verip onu Kıbrıs’ta okutmuştu. Dört yıllık okulu sekiz yılda bitirmiş, Kıbrıs gibi bir yerden gelmek istememişti. Kısaca sefih bir hayat sürmüştü. Okul bittiğinde ise, babasının iş yerinde çalışmaya başlamış, hatta evlenince bari dışarıdan kimselerle çalışmasın diye, babası gelini Nergis’i de işe almıştı. Tabii buna çalışmak denirse! İstedikleri saatte gidip istedikleri saatte işe geliyorlar, kasadan istedikleri kadar para alıyorlar, istedikleri yerde istedikleri gibi yiyip içip, geziyorlardı.

Evliliklerinin başında bunlar nefse çok hoş geliyordu, ancak zamanla bu hayat sıkıcı olmaya başlamıştı. İşten çıkıp dışarıda yemek yemek, sağda solda gezmeler, nereye kadar devam edecekti. Artık evde yemek yemek, evde sohbet etmek, temiz ve düzenli bir evde oturmak, hep ütülü elbiseler giymek, ayaklarını uzatıp rahatça yatabileceği bir ev istiyordu. Oysa Nergis bunlara yanaşmıyordu. Kıyafetler kirlenince çöpe atılıyor, yıkanıp temizlenmiyordu. Kıyafetler ütülenmiyor, kuru temizlemeye gönderiliyordu. Erol evlilikten beklediğini bulamamış, mutsuzluk içinde mutlu olmaya çalışıyordu.

Annesini düşündü, annesi hanımı gibi davranmıyordu. Tam bir hanımefendiydi. Yemeğiyle, temizliğiyle, eşiyle ilgilenmesiyle, akraba ve arkadaşlarına davranışlarıyla, tam bir hanımefendi… Babasıyla nasıl da omuz omza verip çalıştıklarını hiç unutmuyordu. Oysa Nergis hiç öyle biri değildi. Erol artık evde oturmak istediğini, dışarı çıkmaktan yorulduğunu söyleyince kıyametler kopuyor, ben sıkılıyorum bunalıyorum bahaneleriyle huzursuzluk çıkartıyordu. Bir gün babası:

— Bak oğlum, kasada çok açık veriyorsunuz, gereksiz harcama yapmayalım. Karınla konuş, bir giydiğini bir daha giymiyor, bu kadar kılık kıyafetle dünyadaki bütün çıplaklar giydirilir. Yazık, israf böyle giderse ben bunun altından kalkamam. Kendinize başka bir yerde iş bulursunuz dedi.

Erol babasına çok kızmış, kırılmıştı. Hatta el altından başka bir yerde iş aramaya başlamıştı; ancak böyle rahat, böyle bol para veren bir yer bulamadı. Nergis’le konuşmaya her şeyi anlatmaya çalıştı; ancak Nergis buna çok büyük tepki gösterdi;

— Zaten bize bırakmayacak mı mallarını, ne diye böyle davranıyor ki, biz de benim babamdan yardım isteriz, boş ver diyerek değişmek niyetinde olmadığını ifade etti.

Nergis’in babası da çok zengin bir iş adamıydı, biricik kızının bir dediğini iki etmezdi. Bu yüzden şımarık, bir o kadar da iş bilmez bir kızdı Nergis.

Erol hem araba kullanıyor hem de bunları düşünüyordu. Derin bir oh çekti.

— Çok şükür kurtuldum. Namaz vakti girmiş, hem mola vereyim, hem de namazımı kılayım dedi. Bir tesiste mola verdi. Abdest alarak mescide girdi. Mescitte kendisi gibi genç birkaç kişi, bir de yaşlı bir amca namaz kılıyorlardı. O da durup namazını kıldı. Mescitte o ve yaşlı amcadan başka kimse kalmamıştı. Yaşlı amca uzun süre dua etti, sanki onun namazını bitirmesini bekliyordu. Herhalde bir şeyler söyleyecek diye düşündü. Duasını yaptıktan sonra, amca yanına yaklaşarak:

— Allah kabul etsin evladım. Senin gibi çocukların namaz kılması beni çok mutlu ediyor, gençlikten umutlanıyorum.

— Sağ olun amca.

Erol anlamamıştı amcanın neden böyle söylediğini. Babası, “Ne olursa olsun namazınızı bırakmayacaksınız” derdi. O zaten hep kılmaya çalışırdı. Gerçi okul döneminde ve evliliğinin başlarında bırakmıştı ama sonradan namaz kılmaya tekrar devam ediyordu.

Yaşlı adam mescit çıkışı kendi kendine mırıldandı.

— Allah Allah, hiç ummazsın böyle birinden. Ya Rabbi, sen nelere kadirsin, hidayet senden.

Erol, amcanın sözlerini duymuştu. Ellerini yıkayıp yemek yemek için lokantaya geçti. Lavaboda kendine dikkatle baktı. Saçları uzun ve atkuyruğu şeklinde bağlı, üstelik kulağında küpe vardı. Gülümseyerek, “Amcanın ne demek istediğini şimdi anlıyorum” diye düşündü.

Yemeğini yedi ve yola koyuldu. Yol bir hayli uzundu. Mescitteki amcanın sözleri kafasına takılmıştı. Aslında hiç de göründüğü gibi değildi. Babası ahlaki bilgileri çok güzel vermişti, öğretmek için çok uğraşmış, hatta kötü insanlardan uzak tutmak için elinden geleni yapmıştı. Doğru bir itikat, ilmihal bilgileri ve tabii ki Kur’an-ı Kerimi öğrenmişti. “Ne garip, ben yıllardır dinini bilen bir ailede ve dinini bilen yaşayan bir çevre bulunmuş insanım, amcanın dediğine bak!” diye düşündü.

Nefsine ağır gelmişti bu sözler. Belki de kendini doğru ve iyi bir Müslüman olarak görüyordu. Dikiz aynasından kendine baktı. Gerçekten bu o muydu? Farklı görünüyordu, bekli de amca böyle düşünmekte haklıydı. Tüm bunları düşünürken, uzun süredir kornaya basan TIR’ın sesiyle arabayı sağ şeride çekti. Az kalsın kaza yapıyordu. Kendini toparladıktan sonra yola devam etti. Artık Fethiye’nin kıvrımlı, bir tarafı ağaçlarla kaplı uçurumlu yollarına gelmişti. Ağaçların yüksekliğinden uçurumu fark edemiyordunuz; ama mavinin tonlarındaki denizin dibini görebiliyordunuz. “Çok güzel bir manzara, yeşil ve mavi insanı dinlendiriyor” diye söylendi. Tekrar babası geldi aklına. Aslında babam bana gereken her şeyi öğretmeye çalışmıştı. Ne kadar da uğraşmıştı benim için, sonra neden böyle oldu? Şu hayatta her şeyi yüzüme gözüme bulaştırdım. Evlendim, düzgün bir evlilik yapamadım. Ayrıldım, malın mülkün içinde kıymetini bilemedim, şimdi başkalarının yanında çalışıyorum, üstelik babamı da iflas ettirdim. Hiçbir şeyde başarılı olamadım. Dünyayı kazanamadım, hâlâ peşinden koşuyorum, yakalayamadım. Ahireti ise hiç bilemiyorum. Allah’ım ben ne olacağım diye kendi kendine sesli konuşurken, gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı.

Bir an önünü göremedi, araba sağa sola zikzaklar çiziyor, yanından geçen arabaların firen sesleri ve korna sesleriyle daha bir panikleyen Erol, direksiyon hâkimiyetini kaybetti. Uçuruma doğru gidiyordu. Acı acı firen seslerinin ardından kendini uçurumda buldu. Kısa bir baygınlıktan sonra etrafına bakındı. Uçurumdaki bir ağaca takılmış aşağı düşmekten kurtulmuştu. Bu durumu anlaması uzun sürmedi. Ne yapacağını düşündü. Gelen giden yoktu. Uzaktan araba sesleri geliyor; fakat yardıma gelen giden yoktu. “Allah’ım ne yapacağım ben şimdi nasıl kurtulacağım” diye kendi kendine, yüksek sesle konuşmaya başladı:

— Allah’ım yardım et, bu kendini bilmez, aslını unutmuş şaşkın kuluna yardım et! Hemen ambulansı aramalıyım, fakat telefon çalışmıyor, şarjı bitmiş. Eyvah! Kurda kuşa yem olacağım, ne yapacağım şimdi? Dua etmeliyim, başka hiçbir şey yapamıyorum. Birilerinin beni fark etmesi için dua etmekten başka bir şey yapamıyorum. Arabadan dışarı çıkamıyorum. Ya Rabbi, beni affet, çok hatalar ettim. Bildim ama yapmadım, fırsat verdin ama şükretmedim. Şimdi sana ne yüzle gelirim? Beni affet, bana yardım et! Tevbe ediyorum. Kendimi toparlayacağım. Bana yardım et, sana söz veriyorum.

Gözlerini kapattı, arkasına yaslandı. Babasının darda kaldığında “Allahü teâlânın sevgili kullarından yardım iste, onları vesile ederek yapılan dua kabul olur” sözlerini hatırladı. Tövbe ederek, samimi kalble, bildiği bütün âlimlerin isimlerini sıralayarak, onları vesile ederek dua etti. Daha duasını bitirmeden bir ambulans sesi işitildi. Ambulansın sesi git gide yaklaşıyordu ve nihayet Erol’a ulaştılar. Ancak arabanın çıkarılması için vinç gelmesi gerekiyordu. Uzun uğraşlardan sonra arabayla birlikte Erol’u kurtarmayı başardılar. Erol dualar ediyor, şükürler ediyor, sözler veriyordu. Ya ölüp gitseydi, Rabbine nasıl cevap verecekti. Artık bildiklerini uygulayacak, bilmeyenlere öğretecekti. Uçurumdan dönmüştü. Bir daha uçurumun kenarında dolaşmayacaktı...

19 Haziran 2009

10 Altın Nasihat

10 Nasihat



1- Hergün okuyabildiğin kadar Kur'an oku, Peygamber (sav)'e de salatı çokca getir.

2- Beş vakit namaz ile velevki iki rekat ta olsa gece ve kuşluk namazına devam et.

3- Üzerine farz olan zekatı ver. Az da olsa hergün sadaka ver. Eğer verecek bulamaz isen bu vazifeyi güzel söylemekle yerine getir. Ramazan orucu ile beraber her ayda üçgün oruç tut.

4- Allah'ın sevdiklerinden olmak istemez misin? Peygamber'in Muhammed (sav)'i, O'nun Ailesini sev, anne ve babaya iyilik yap.

5- Sen:" Ya Rabbi, Ya Rabbi" deyipte, Allah'ın: "Evet Ey kulum, iste istediğin verilir" dediği kimselerden olmak istemez misin? Ohalde yiyeceğini temizle ki duan kabul olsun. İnsanlara kendinden daha insaflı ol. İnsanlara güzel ahlakla davran.

6- Duası kabul edilenlerden ve Kıyamet günü sayfası nurla parlayanlardan olmayı istemez misin? Kalbini temizle, "La İlahe İllallah" zikrini çok yap, günahlarına, mü'min erkek ve mü'min kadınlar için tevbe ve istiğfar yap. Allah'ı hatırlamaktan habersiz olanlardan olma.

7- Allah'a hamdeden, şükreden, O'na yakın olanlardan olmak istemez misin? Şu var ki kul: El-Hamdülillah, derse, Allah: " Kulum Bana hamdetti, Bana şükretti" der. Ohalde: el-Hamdülillahi ve Selamün ala İbadihillezinestafa" zikrini çokça yap.

8- Allah'a şükredenlerden ve Allah'ın neslini islah ettiği kimselerden olmayı istemez misin? O halde şu iki ayetteki duaya devam etmelisin:

a- " Rabbim, bana ve anama, babama lutfettiğin nimete şükretme, Senin beğeneceğin faydalı bir iş yapmamı gönlüme ilham eyle ve Rahmetinle beni iyi kullarının arasına koy". (Neml:19).

b- " Rabbim beni, bana ve anama, babama verdiğin nimete şükretmeye razı olacağın yararlı işleri yapmaya sevkeyle, benim için neslimden de salahı devam ettir. Ben Sana yöneldim, Sana teslim oldum." (Akaf:15).

9- Hem dünyanı hem ahiretini toplayan şeyi sana göstereyim mi? Ohalde Allah'ın emirlerini gücün yettiği kadar yerine getirmeye çalış: " Ey insanlar, ruku edin, secde edin, Rabbinize ibadet edin, hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz. " (Hac:77).

10- Bütün herşeyin özünü göstermemi ister misin? " Allah'a inandım de, sonra da dosdoğru istikamet üzere ol. "
__________________
Gençlik her ne kadar yaz çiçeğine benzesede arkasında ihtiyarlık,
kurumuş kış çiçeği gibi nöbetçi durmaktadır.

--

11 Haziran 2009

Nasihat olarak ölüm sana yeterha

‘‘Bize nasihat et ey Allah’ın Resulü ’’ diyen Hz. Ömer'e (r.a.) hitaben, Peygamberimiz (s.a.v. ): ‘‘ Nasihat olarak ölüm sana yeter, ey Ömer! ’’ buyurmuştur.Eğer ki bir insan ölümden herhangi bir ibret ve nasihat almıyorsa, başka hiç birşeyden alamaz .

Kuşkusuz ölüm bir gün kapımızı çalacak, fakat o anı belirleyen biz olmayacağız.Ölümün ihalesi, hilesi, iptali,imtiyazı, iltiması yok. Allah, kendi eceli gelmiş bulunan hiçbir kimseyi kesinlikle ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Münafikun Suresi, 11) Ölüm geldiğinde kaskatı bir haldeki bedeniniz evin bir odasında veya bir hastane morgunda bekletilecek, ardından kefene sarılarak dar bir tabutun içinde cenaze arabasına yerleştirilip mezara götürülecektir. Sonra bedeniniz sizin için açılmış bir çukurun dibine bırakılacak, üzeriniz iyice toprakla örtülecektir. Ve yakınlarınız mezarınızın başında ağlaşırken ruhunuz tüm bunlara şahit olacaktır.Bir zamanlar itinayla baktığınız bedeniniz kısa bir süre içinde çürümeye, kokuşmaya başlayacak, geriye sadece bir kemik yığınından ibaret iskeletiniz kalacaktır. Ve unutmayın, bu günle mutlaka karşılaşacağız; eninde sonunda bir gün bedenimiz toprağın altında yapayalnız kalacaktır.

İnsan bedeninin ölümden sonra girdiği hal kuşkusuz ibret vericidir. Böyle bir görüntüyle birkaç dakika hatta saniyeler süresince muhatap olmak bile bir insan için dayanılmazdır.Tüm bu gerçeklere rağmen insanların çoğu dünyayla ilgili her konuda kendi çıkar ve menfaatlerini en ince ayrıntılarıyla hesaplarken, kendileriyle ilgili en büyük hakikat olan ölümü hesaba katmazlar.

Dünya hayatı ahiret hayatına göre rüya gibidir. Hadis-i şerifte, "İnsanlar uykudadır,ölünce uyanırlar" buyurulur.Fakat insanın öldükten sonra uyanması ona bir fayda sağlamayacaktır.Ölüm anı kafirler ve zalimler için çok şiddetli olacaktır. "Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzatmış, “haydi canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı doğru olmayanı söylediğiniz, ve onun âyetlerinden kibirlenerek yüz çevirdiğiniz için bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız” diyecekleri zaman hallerini bir görsen!" (En'am 93)

Sonsuz adaletli ve şefkatli olan Allah; herkese, öğüt alabileceği kadar bir zaman tanımıştır. Ancak bu süre dünya hayatıyla sınırlıdır.Yani hataların telafisi samimiyetle yapıldığı takdirde ancak dünyada mümkündür. Ölümle birlikte artık telafi imkanı ortadan kalkacak, sonsuz bir pişmanlık başlayacaktır:

İçinde onlar (şöyle) çığlık atarlar: "Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımızdan başka salih bir amelde bulunalım." Size orda (dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi? Size uyaran da gelmişti. Öyleyse (azabı) tadın; artık zalimler için bir yardımcı yoktur. (Fatır Suresi, 37)

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

Sonunu düşünmeyip dünyaya aldanan insan, ipek böceği gibidir. İpek böceği kendine yuva örer ve sonunu bilmez. Sonra oradan çıkmak ister, çıkacak yer bulamaz, ördüğü yuvasında ölür ve çalışması başkalarına yarar.

İbn-i Muti bir gün evine bakarken evin güzelliğine hayran kaldı ve sonra hüngür hüngür ağlayarak şöyle dedi;

Allah'a yemin ederim ki, eğer ölüm olmasaydı, seninle mutlu olur, sevinirdim. Eğer varacağımız kabirlerin darlığı olmasaydı, dünya ile gözlerimiz aydınlanırdı.

Hasan-ı Basri şöyle demiştir:

Ölüm meleği, her eve günde üç kere bakar. O evde kim rızkını bitirir ve ömrünü tüketirse onun ruhunu alır. Melek, onun ruhunu alınca, evdekiler onun için ağlamaya başlarlar. Melek evden çıkarken dönüp onlara şunu söyler:

Bu benim son gelişim değildir. Ben hepinizi alıp götürene kadar buraya gelip gideceğim.Ev halkı meleğin bu sözünü duyabilseydi, öleni bırakıp kendileri için ağlarlardı.

Eskiden mezarlıklar yerleşim yerlerinin tam içinde olurmuş.Bundan maksat insanlara ölümü hatırlatmakmış.Mezarlar lisanı halleriyle insana çok şey anlatırlar.Orada yatanlar da bir zamanlar bizim gibi yaşamış,evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış,para kazanma derdiyle günlerini geçirmiş, sonunda emaneti sahibine teslim etmiş ,berzah aleminde kıyameti beklemektedirler.Mezarların üstüne dikilen mermerler, çiçekler, ölünün hayatını güzelleştirmez.O mermerler ve çiçekler sadece geride kalanların itibarını kurtarır ve sadece dünyadakilere hoş gelir.Oraya ancak iman ve iyi amellerle gidenlerin kabri aydınlık olur.O halde halde insanın yapması gereken, öleceğini asla aklından çıkarmamak ve vakit varken Rabbini razı edecek amellerle hayatını sürdürmektir. Hadis-i şerifte buyurulduğu gibi:

Yaşadığınız gibi öleceksiniz, öldüğünüz gibi diriltileceksiniz ve diriltildiğiniz gibi haşr olunacaksınız.

Popüler Yayınlar

Blog Widget by LinkWithin

İslam İlmihali